ANTİK GÖZLEMCİLER - 1
Bu ustaca yöntem, antik Mısır'da kullanılan yönteme çok benzemektedir ve bu da, kültürel bir bağlantı bulunduğu olasılığını güçlendirmektedir.
Yeryüzünü Gözlemlemek
Şehir planlama ve mimarideki geçmişime karşın, İngiliz Adaları'ndaki antik insanların Marlborough Downs'da belli olduğu gibi yeryüzünü nasıl gözlemleyebildiklerini anlamakta çok zorlandım. Bugün gözlem işi, lazer teknolojisi ve uydu iletişim sistemlerini kullanan çok karmaşık bir iştir. Global Positioning System (GPS) (Küresel Konumlandırma Sistemi; uydu aracılığıyla Dünya üzerindeki herhangi bir nesnenin bulunduğu konumu en fazla bir metrelik sapma payıyla tespit etmek için kullanılır. Ç.N.), Amerikan askeri teşkilatı tarafından uzay teknolojisi kullanılarak geliştirilmiştir. Bir GPS kaynağını elinizde tutarak, gezegen üzerinde nerede bulunduğunuzu tam olarak söyleyebilirsiniz. Bir sistem olarak denizciler için vazgeçilmezdir, ancak harita hazırlama tekniklerinde de yoğun bir şekilde kullanılır. Genel olarak, gözlem üç önemli temel işlemi gerektirir:
¾ Açıları ölçme ve ayarlama;
¾ Uzaklıkları ölçme;
¾ Pozisyonları önceden belirlenmiş planlara uyarlamak.
GPS'den önce, gözlemler yüksek hassasiyetli teodolitler kullanılarak yapılıyordu. Bu araçlar, işaret noktaları arasındaki açıların tam tutarlı bir şekilde ölçülmesi için kullanılırdı. Triangulation kullanılarak, belirlenen bir referans noktasından birim uzaklıkta, bu şekilde istenen her yer gözlemlenebiliyordu.
Örneğin; yeryüzünde bir kenarı 100 metre olan bir eşkenar üçgen çizmek istiyorsam, önce üçgenin bir kenarını doğru olarak ölçmem gerekir. Zamanda geriye doğru yolculuk yaparken, araçların tutarlılığı azalır ama yöntem aynı kalır. Roma gözlem araçları karmaşık değildi ama yol bağlantılarını sağlamalarında önemli rol oynamıştır.
Ne var ki, 9.6 kilometrelik bir yarıçap belirlemek de küçük bir iş değildir. Bu, en azından GPS'ler icat edilene kadar, en modern gözlemcileri bile zorlayacak bir işti. Toprak üzerindeki bu dairelerin sunduğu kanıta karşın, Neolitik dönemde herhangi bir araç icat etmiş olabileceklerini sanmıyorum. Şimdiki adımım, bu işin nasıl başarıldığını bulmaktı.
Hatlar oluşturmak, basit araçlarla sınırlanmış bir uygarlık için mantıklıdır. Birkaç düz sopadan başka bir şey gerektirmez. Ancak açı hesaplamaları, ilk düşündüğümde, oldukça zor görünüyordu. Marlborough Downs'daki daireler söz konusu olduğunda ise, antik gözlemcilerin bunu büyük bir tutarlılıkla yapmaları gerekiyordu.
Modern teodolit, oldukça karmaşık bir araçtır. Hele dairesel bir halkanın ortasında bulunan basit bir metal gözlem çubuğundan oluşan Roma versiyonunda, neredeyse olanaksızdır. Neolitik çağlara ait kazıların hiçbirinde böyle bir alete raslanmadı. O halde, başka bir çözüm bulmuş olmalıydılar. Bu gizemi açığa kavuşturmak için, öncelikle bir dizi yapıdaki açı bağlantılarını incelemeliydim. Matematiksel açıdan zor olmamakla birlikte, bir bilgisayar yardımı olmadan bu işi yapmak inanılmaz derecede zor bir iştir. 1991 sonbaharında bir tane satın aldım. Bu yeni makine, üzerinde çalıştığım proje doğrultusunda gerçekten büyük yardımcı oldu. Ama bu dönemde yaptığım araştırmalar beni Marlborough Downs'dan uzaklaştırarak, çalışmalarımın başlarında bulunduğum bölgeye, Cotswold'a ve özellikle de Bredon Hill'deki yapının yakınlarına götürdü.
Bredon Hili ve Çevresi
İnceleme altındaki bölge, doğu-batı yönünde 17.7 kilometre ve kuzey-güney yönünde 14.5 kilometredir. Bu bölge, yarı Cotswold, yarı Vale ot'Evesham ve yarı Severn Valley'dir. Kuzey ve batı yönleri, İngiltere'nin en muhteşem nehirlerinden biri olan Avon tarafından çevrelenir ve Evesham, Pershoe ve Tewkesbury'ye bağlanır. Doğusu ve güneyinde ise, Cotswold yer alır. Ortada, uyuyan bir kaplumbağanın sırtı gibi Bredon Hill yükselir.
Yaklaşık 300 metre yüksekliğindeki zirvesi, hemen her açıdan muhteşem görüntüler sunar. Bredon Hill ve Cotswold yakınlarından sağlanan kireçtaşı, bölgenin büyük bölümünü kaplayan özgün mimari yapısı için malzeme sunar. Avon kıyısı boyunca uzanan binalar, geleneksel tuğla ve kereste kullanımını yansıtır.
Burası Marlborough Downs'la karşılaştırıldığında arkeolojik kalıntılar açısından önemli bir yer değildir. Neolitik çağlara ait en erken görülen tarihler, M.Ö. 2600 civarıdır ama Cotswold yakınlarında bulunan long-barrowlar, M.Ö. 3200'lerde bölgede yaşam olduğunu göstermektedir. Bredon Hill'de Demir Çağı'na ait bir tepecik bulunmuş ve burada yapılan kazılarda elli ceset çıkarılmıştır. Erkek cesetlerin pozisyonlarına bakılırsa, köylerini korumaya çalışırken ölmüş gibidirler. Güneydeki Woolstone Hill'de de benzerlerine raslanmıştır ama birkaç işaret veya dikili taş dışında bunlarda antik esintiler yoktur.
Onyedinci yüzyılın ortalarında bölgeye Hıristiyanlık hakim olmuştur ve kısa süre sonra Worcester yakınlarında bir piskoposluk kurulmuştur. Ünlü Evesham Manastırı, 701'de kurulmuştur. Efsaneye göre, Eoves adındaki çoban domuzlarını otlatırken içlerinden bir dişi yakındaki ormana doğru koşar. Doğum yapacağını düşünerek peşinden gittiğinde, ormanda ilahi söyleyen Meryem Ana ve iki melekle karşılaşır.
Bu deneyimini Worcester Piskoposu Egwin'e anlatır ve o da aynı yere gelir. Kendisine orada manastırı inşa etmesi söylenir. Piskopos bunu yapar ve iyiyürekli çobanın anısına Eoves adını veıir. Ülkedeki en güçlü manastırlardan biri haline gelir ve bütün Avrupa'dan hacılar gelmeye başlar.
1265'de, Parlamento'nıın Babası olarak bilinen Simon de Montfort, Eveslıam'da kanlı bir yenilgiye uğramıştır. Tarihçilerin bildirdiğine göre "o öldüğünde, gökyüzü karardı ve gökgürültüleri, dev şimşekler eşliğinde dünyayı salladı". Kilise, onun cesedine saygı göstererek yüksek sunağın altına gömmüştür. Birçok derde şifa olduğu söylenmesi, manastırın İngiltere'deki değerini yükseltmiştir. Manastır, VIII. Henry'nin manastırları kapatma kararı doğrultusunda yok olmuştur. Bu kararın nedeni, Roma'daki Papa'nın yerine kralı güçlendirmektir ve bugüne ulaşan tek kalıntı, çan kulesidir.
Pershore Manastırı, biraz daha iyi bir yazgı izlemiştir. İlk Hıristiyan yerleşim merkezlerinin sakinleri, sürekli olarak çapulcu Danimarkalılar'ın akını altındaydı ve bu dönemde birçok manastır saldırıya uğrayarak yok edilmiştir. Bugüne dek genel olarak pek kilise kalmamıştır. Manastır 983 yılında yeniden inşa edilirken, bir şefin torunu olan Odda, saygıdeğer Azize Eadburga'nın kemiklerini getirterek manastıra gömdürmüştür. Eadburga, Büyük Alfred'in torunuydu. Winchester'da bir manastıra kapanmış ve 960'da orada ölmüştür. Evesham'da olduğu gibi, onun da mabeti hakkında türlü efsaneler türemiştir. Bu yüzden, burası da hacılar için küçük bir merkez haline gelmiştir. Ama muhteşem manastırdan günümüze kalan tek şey, korosu, kulesi ve kilisenin doğu transeptidir. Manastır, Azize Eadburga ve Azize Maryem'e ithaf edilmiştir.
Tewkesbury Manastır Kilisesi, yerel halk tarafından 453 £ ödenip satın alınarak Cromwell'in adamlarından korunmuş ve günümüze kadar ayakta kalmıştır. Şu anda İngiltere'deki en büyük mahalle kiliselerinden biridir. Dev Norman kolonları, Avrupa'dakilerin en büyükleridir. Onyedinci yüzyılda daha sonra orada bir hücre yaptıran Theoc adlı bir rahip tarafından yaptırılmıştır. Benedictler burada 715 yılında bir manastır inşa etmiş ama daha sonra Danimarkalılar tarafından yıkılmıştır. Bugünkü manastır Norman zamanlarından kalmadır ve Evesham ve Pershore gibi, Kutsal Bakire Meryem'e ithaf edilmiştir.
Yeryüzünü Gözlemlemek
Şehir planlama ve mimarideki geçmişime karşın, İngiliz Adaları'ndaki antik insanların Marlborough Downs'da belli olduğu gibi yeryüzünü nasıl gözlemleyebildiklerini anlamakta çok zorlandım. Bugün gözlem işi, lazer teknolojisi ve uydu iletişim sistemlerini kullanan çok karmaşık bir iştir. Global Positioning System (GPS) (Küresel Konumlandırma Sistemi; uydu aracılığıyla Dünya üzerindeki herhangi bir nesnenin bulunduğu konumu en fazla bir metrelik sapma payıyla tespit etmek için kullanılır. Ç.N.), Amerikan askeri teşkilatı tarafından uzay teknolojisi kullanılarak geliştirilmiştir. Bir GPS kaynağını elinizde tutarak, gezegen üzerinde nerede bulunduğunuzu tam olarak söyleyebilirsiniz. Bir sistem olarak denizciler için vazgeçilmezdir, ancak harita hazırlama tekniklerinde de yoğun bir şekilde kullanılır. Genel olarak, gözlem üç önemli temel işlemi gerektirir:
¾ Açıları ölçme ve ayarlama;
¾ Uzaklıkları ölçme;
¾ Pozisyonları önceden belirlenmiş planlara uyarlamak.
GPS'den önce, gözlemler yüksek hassasiyetli teodolitler kullanılarak yapılıyordu. Bu araçlar, işaret noktaları arasındaki açıların tam tutarlı bir şekilde ölçülmesi için kullanılırdı. Triangulation kullanılarak, belirlenen bir referans noktasından birim uzaklıkta, bu şekilde istenen her yer gözlemlenebiliyordu.
Örneğin; yeryüzünde bir kenarı 100 metre olan bir eşkenar üçgen çizmek istiyorsam, önce üçgenin bir kenarını doğru olarak ölçmem gerekir. Zamanda geriye doğru yolculuk yaparken, araçların tutarlılığı azalır ama yöntem aynı kalır. Roma gözlem araçları karmaşık değildi ama yol bağlantılarını sağlamalarında önemli rol oynamıştır.
Ne var ki, 9.6 kilometrelik bir yarıçap belirlemek de küçük bir iş değildir. Bu, en azından GPS'ler icat edilene kadar, en modern gözlemcileri bile zorlayacak bir işti. Toprak üzerindeki bu dairelerin sunduğu kanıta karşın, Neolitik dönemde herhangi bir araç icat etmiş olabileceklerini sanmıyorum. Şimdiki adımım, bu işin nasıl başarıldığını bulmaktı.
Hatlar oluşturmak, basit araçlarla sınırlanmış bir uygarlık için mantıklıdır. Birkaç düz sopadan başka bir şey gerektirmez. Ancak açı hesaplamaları, ilk düşündüğümde, oldukça zor görünüyordu. Marlborough Downs'daki daireler söz konusu olduğunda ise, antik gözlemcilerin bunu büyük bir tutarlılıkla yapmaları gerekiyordu.
Modern teodolit, oldukça karmaşık bir araçtır. Hele dairesel bir halkanın ortasında bulunan basit bir metal gözlem çubuğundan oluşan Roma versiyonunda, neredeyse olanaksızdır. Neolitik çağlara ait kazıların hiçbirinde böyle bir alete raslanmadı. O halde, başka bir çözüm bulmuş olmalıydılar. Bu gizemi açığa kavuşturmak için, öncelikle bir dizi yapıdaki açı bağlantılarını incelemeliydim. Matematiksel açıdan zor olmamakla birlikte, bir bilgisayar yardımı olmadan bu işi yapmak inanılmaz derecede zor bir iştir. 1991 sonbaharında bir tane satın aldım. Bu yeni makine, üzerinde çalıştığım proje doğrultusunda gerçekten büyük yardımcı oldu. Ama bu dönemde yaptığım araştırmalar beni Marlborough Downs'dan uzaklaştırarak, çalışmalarımın başlarında bulunduğum bölgeye, Cotswold'a ve özellikle de Bredon Hill'deki yapının yakınlarına götürdü.
Bredon Hili ve Çevresi
İnceleme altındaki bölge, doğu-batı yönünde 17.7 kilometre ve kuzey-güney yönünde 14.5 kilometredir. Bu bölge, yarı Cotswold, yarı Vale ot'Evesham ve yarı Severn Valley'dir. Kuzey ve batı yönleri, İngiltere'nin en muhteşem nehirlerinden biri olan Avon tarafından çevrelenir ve Evesham, Pershoe ve Tewkesbury'ye bağlanır. Doğusu ve güneyinde ise, Cotswold yer alır. Ortada, uyuyan bir kaplumbağanın sırtı gibi Bredon Hill yükselir.
Yaklaşık 300 metre yüksekliğindeki zirvesi, hemen her açıdan muhteşem görüntüler sunar. Bredon Hill ve Cotswold yakınlarından sağlanan kireçtaşı, bölgenin büyük bölümünü kaplayan özgün mimari yapısı için malzeme sunar. Avon kıyısı boyunca uzanan binalar, geleneksel tuğla ve kereste kullanımını yansıtır.
Burası Marlborough Downs'la karşılaştırıldığında arkeolojik kalıntılar açısından önemli bir yer değildir. Neolitik çağlara ait en erken görülen tarihler, M.Ö. 2600 civarıdır ama Cotswold yakınlarında bulunan long-barrowlar, M.Ö. 3200'lerde bölgede yaşam olduğunu göstermektedir. Bredon Hill'de Demir Çağı'na ait bir tepecik bulunmuş ve burada yapılan kazılarda elli ceset çıkarılmıştır. Erkek cesetlerin pozisyonlarına bakılırsa, köylerini korumaya çalışırken ölmüş gibidirler. Güneydeki Woolstone Hill'de de benzerlerine raslanmıştır ama birkaç işaret veya dikili taş dışında bunlarda antik esintiler yoktur.
Onyedinci yüzyılın ortalarında bölgeye Hıristiyanlık hakim olmuştur ve kısa süre sonra Worcester yakınlarında bir piskoposluk kurulmuştur. Ünlü Evesham Manastırı, 701'de kurulmuştur. Efsaneye göre, Eoves adındaki çoban domuzlarını otlatırken içlerinden bir dişi yakındaki ormana doğru koşar. Doğum yapacağını düşünerek peşinden gittiğinde, ormanda ilahi söyleyen Meryem Ana ve iki melekle karşılaşır.
Bu deneyimini Worcester Piskoposu Egwin'e anlatır ve o da aynı yere gelir. Kendisine orada manastırı inşa etmesi söylenir. Piskopos bunu yapar ve iyiyürekli çobanın anısına Eoves adını veıir. Ülkedeki en güçlü manastırlardan biri haline gelir ve bütün Avrupa'dan hacılar gelmeye başlar.
1265'de, Parlamento'nıın Babası olarak bilinen Simon de Montfort, Eveslıam'da kanlı bir yenilgiye uğramıştır. Tarihçilerin bildirdiğine göre "o öldüğünde, gökyüzü karardı ve gökgürültüleri, dev şimşekler eşliğinde dünyayı salladı". Kilise, onun cesedine saygı göstererek yüksek sunağın altına gömmüştür. Birçok derde şifa olduğu söylenmesi, manastırın İngiltere'deki değerini yükseltmiştir. Manastır, VIII. Henry'nin manastırları kapatma kararı doğrultusunda yok olmuştur. Bu kararın nedeni, Roma'daki Papa'nın yerine kralı güçlendirmektir ve bugüne ulaşan tek kalıntı, çan kulesidir.
Pershore Manastırı, biraz daha iyi bir yazgı izlemiştir. İlk Hıristiyan yerleşim merkezlerinin sakinleri, sürekli olarak çapulcu Danimarkalılar'ın akını altındaydı ve bu dönemde birçok manastır saldırıya uğrayarak yok edilmiştir. Bugüne dek genel olarak pek kilise kalmamıştır. Manastır 983 yılında yeniden inşa edilirken, bir şefin torunu olan Odda, saygıdeğer Azize Eadburga'nın kemiklerini getirterek manastıra gömdürmüştür. Eadburga, Büyük Alfred'in torunuydu. Winchester'da bir manastıra kapanmış ve 960'da orada ölmüştür. Evesham'da olduğu gibi, onun da mabeti hakkında türlü efsaneler türemiştir. Bu yüzden, burası da hacılar için küçük bir merkez haline gelmiştir. Ama muhteşem manastırdan günümüze kalan tek şey, korosu, kulesi ve kilisenin doğu transeptidir. Manastır, Azize Eadburga ve Azize Maryem'e ithaf edilmiştir.
Tewkesbury Manastır Kilisesi, yerel halk tarafından 453 £ ödenip satın alınarak Cromwell'in adamlarından korunmuş ve günümüze kadar ayakta kalmıştır. Şu anda İngiltere'deki en büyük mahalle kiliselerinden biridir. Dev Norman kolonları, Avrupa'dakilerin en büyükleridir. Onyedinci yüzyılda daha sonra orada bir hücre yaptıran Theoc adlı bir rahip tarafından yaptırılmıştır. Benedictler burada 715 yılında bir manastır inşa etmiş ama daha sonra Danimarkalılar tarafından yıkılmıştır. Bugünkü manastır Norman zamanlarından kalmadır ve Evesham ve Pershore gibi, Kutsal Bakire Meryem'e ithaf edilmiştir.
ANTİK GÖZLEMCİLER - 2
Tarihleri onbirinci ve onikinci yüzyıllara dayanan kiliselerin büyük bölümü kadınlara ithaf edilmiştir. Diğer kiliseler ise, Sedgeberrow ve Aston Somerville de dahil olmak üzere, Azize Meryem'e ithaf edilmiştir. Overbury'deki kilise, Azize Faith'e, Ashtonunder-Hill'deki Azize Barbara'ya, Netherton Şapeli ve Azize Catherine Çeşmesi de Azize Catherine'e -başka kim olabilir?- ithaf edilmiştir. Erkeklerde ise, Cropthorne, Stanton ve Gt. Comberton Aziz Michael'a, Fladbury ve Beckford Baptist John'a ithaf edilmiştir. Diğer kiliseler, St. Peter's (Dumbleton), St. Nicholas (Teddington), Holy Trinity (Eckington) ve St. Giles (Bredon's Norton)'dır.
İnceleme bölgesinde bulunan bütün kiliseler bunlar değildir. Bunların arasındaki en görkemli istisnalar, Little Comberton, Bricklehampton, Elmley Şatosu, Hinton on the Green, Bredon, Kemerton ve Aldeton'dır. Bunlar bilgisayar araştırmalarımın dışında tutulmuştur, çünkü orijinal çalışma bölgeme dahil değildirler. Ayrıca, Bredon Hill'i de dışarıda bıraktım. Herhangi bir kalıba uymadığı için değil, aslında uyuyor. Ama burası çok geniş olduğu için, dahilinde dizi hat bulunmaktadır ve yine de teorilerimize uygundur.
Şekil Ortaya Çıkıyor
Watkins, The Old Straight Track'de şöyle söylemektedir:
İşaret noktaları üzerinde çalışmayı kural haline getirin ve hunu bir yol ya da hat kanıtı bulmak için vapmavın... Eğer üç ya da dört noktayla destekleniyorsa, güçlü bir kanıt haline gelir. Üç nokta kendi haslarımı bir hattın varlığını kanıtlamazlar: dört nokta ise asgaridir.
Watkins hatları, genellikle 32 kilometreye kadar çıkan uzunluklarıyla düşünülür. Bu kriteri Bredon Hill etrafındaki yapılara uyguladığımda, sonuç pek ümit verici değildi. Stanton, Sedgeberrow, Netherton Chapel ve Pershore arasında dört noktadan geçen bir hat vardı ama hepsi buydu.
Tewkesbury, Overbury ve Evesham, Oxenton, Dumbleton, Aston Somerville gibi yerlerde üç noktalı bir dizi hat vardı. Yine de, tam bir hattı oluşturmak için pek yeterli değillerdi. Ancak aralarındaki açısal bağlantıları incelemeye başladığımda, önemli bir şekil ortaya çıktı.
İşlem basitti. Farklı yapıların isimlerini ve koordinatlarını anahtar olarak bilgisayarıma girdim ve basit bir matematik programının yardımıyla, aralarında uzanan çizgilerin birbirleriyle açılarını hesapladım. Bilgisayar, bunu yüksek ondalıklarla hesaplayabiliyordu ama bunu sadeleştirmek pek gerekli gelmedi. Açı değişimi yüzünden ortaya çıkan kilometre başına bir derecelik sapına sadece 17.455 metreydi.
Bu yüzden, bu kadar küçük bir bölgede azami hata payı, bir derece için sadece yaklaşık 300 metre olacaktı. İşleri kolaylaştırmak için, her hesaplama sonucunu en yakın olduğu şekilde yukarı ya da aşağı yuvarlamaya karar verdim. Teorik olarak, rastgele bir yapı eklenmesi geniş bir açı bağlantısı sunar. Önceden belirlenmiş bir plan varsa, 60 ve 90 derece gibi belirgin açıların bulunması gerektiğini düşündüm.
On yapıyı incelediğimde, 800'ün üzerinde farklı açı ortaya çıktı. Daha sonra devam edecek ve bölgedeki kiliseler arasındaki açısal bağlantıları inceleyecektim; 50'den fazla vardı. Çalışına sırasındaki her hesaplama, 2800'ün üzerinde açı ortaya çıkardı.
60 ve 90 derecelik açılara çok sayıda örnek bulunmasına karşın, ilk gözlemimde bir kilise diğerlerinin dışında kalıyordu. Tablo 3, Dumbleton Kilisesi ve diğer dokuzu arasındaki açısal bağlantıları göstermektedir. Bu bölgedeki geometriyi ortaya çıkarabilmemi sağlayan ipucunu bana veren, bu kiliseydi. Tabloyu incelerken, soldaki kolonda bulunan yapılara bakın ve tepedeki açıklamalar boyunca okuyun. Örneğin; Tewkesbury, Dumbleton ve Pershore arasındaki açı 70 derecedir; Gt. Counberton, Dumbleton ve Overbury arasındaki açı ise 30 derecedir.
Bu tabloda verilen tüm açıların 10 derecenin katları olması, sıradışı bir durumdur, 10 derece, l 'den 180'e uzanan seride 18 kere bulunur. Dokuz yapı arasında 36 olası açı vardır; dolayısıyla, rastgele bir dizilişte sadece yüzde 10'unun arasında 10'un katı olacak şekilde bir açısal bağlantı bulunmasını bekleyebiliriz. Halbuki, elimizdeki 36'sı da 10'a bölünebilmektedir; şans eseri oluşmasını beklediğimizden tam 9 kat fazla.
Bu büyüklükte rastgele dizilmiş bir şekilde bunun olması ihtimali, onbirmilyonda birdir. Ama bu yapılar geri kalanından ayrılmış olduklarından, tamamen rasgele değildir. Bununla birlikte, hâlâ etkileyici bir düzenleri vardır:
10° x 2 30° x 2 40° x 3 50° x 3
60° x 4 70" x 1 80° x 2 90° x 5
110°x 1 120°x3 10° x 2 150° x 4
Eğer planlı bir konumlandırma söz konusu ise, 60 ve 90 derecelik açılar beklenecektir. Sadece birkaç çıta ve biraz ip sayesinde bir dikaçılı üçgen yaratmanın kolay olabileceğini düşünerek, bunun bir şekilde saf geometriyedayandığını kabul ettim. Aynı yöntemi kullanıp açıyı yarıya bölerek, 45 derecelik, 22.5 derecelik vb. açılar elde edilebilir. Aynı şekilde, aynı uzunlukta üç ip gerektirecek şekilde 60 derecelik açılar oluşturmak da mümkündür. Ancak geometrik yöntemlerle kolayca oluşturulamayacağından, 50 ve 40 derecelik açıları sağlamak başka bir sorun ortaya çıkarmaktadır.
Nihayet Çözüm
40 ve 50 derecelik açıları bulunan dik açılı üçgenleri inceleri incelerken, çözüm karşıma çıktı. Bu açılara sahip diküçgenlerin taban ve dik kenar oranlarının tam olarak beş ve altı oranlarını taşıdığını gördüm. Diğer bir deyişle, dik kenar ve taban arasında bir tam sayı orantısı (5:6) vardır. Başlangıçta, bunun şanslı bir tesadüf olduğunu düşündüm.
Bu oran seçilmişti, çünkü 40, 50 ve 90 derecelik açıları olan bir üçgen kriterine uyuyordu. Ancak, çok basit sayısal oranlarla bir dizi açı oluşturulabileceğini farkettim. İki oran ayarlanarak zemin üzerinde bir diküçgen oluşturulduğunda, diğer açılar da kolayca ayarlanabilir. Şimdi bütün yapmam gereken, farklı açılar veren oranları bulmaktı.
Bu, antik Mısırlılar'ın piramitleri yaparken eğim açısını hesaplamak için kullandıkları ve açının "seked"ini anlatırken görmüş olduğumuz sistemin aynısıydı. Tek fark, Mısırlılar eğim açısını oluşturmak için bu oranları kullanırken, İngilizler bunu yatay bir zemin üzerinde açı hesaplamak için kullanmışlardı. Hangi oranların kullanılacağını bilerek, karmaşık geometriye ya da araçlara gerek kalmadan bir dizi açı listesi oluşturulabilirdi. Bu tür açılar ise, basit ve genel malzemeler kullanılarak kolayca yaratılabilirdi.
Zeminde bir açı oluşturmak için bütün gereken, ince bir ip, birkaç çıta ve oranları oturtmak için bir ölçüm aracı. Genişliği bir-iki metre olan düz bir tahta parçası, bu iş için yeterli olacaktı. İşin püf noktası, istenen açıları yakalamak için gereken oranları bilmekti. Bundan sonra açı yer üzerinde kolayca işaretlenebilirdi.
Sistemin kendisi zaten basittir. Tek istenen, gereken açılar için hangi oranların kullanılacağını bilmektir. Örneğin; açıklanan üçgende olduğu gibi, bütün antik gözlemciler 6:5 oranını hatırlamak zorundadır. Bu oranın üreteceği açılar tam olarak 39.81 derece ve 50.19 derecedir; ki, bunlar da 40 ve 50 derecelik açılara çok yakındır.
Bu yöntemi ve belli oranları kullanırken, hata payı kilometre başına 3.5 metreden az olacaktır. Bazı oranların ise daha yüksek bir doğrulukları vardır. 19:2 oranıyla oluşturulan 6 derecelik açının doğruluk payı, 4000'de l'dir. Bu doğruluk payı, Londra'dan New York'a giderken yolunuzda bir millik bir sapma yapmak demektir.
Bunun benzeri olan bir sistem, bugün açı hesaplamalarını yapmak için belli oranlar belirleyen trigonometride kullanılmaktadır. Bunlar, sinüs, secant, tanjant olarak, karşılıkları ise kosinüs, cosecant ve kotanjant olarak bilinmektedir. Sinüs ve kosinüs, hipotenüsün bilindiği durumlarda açı hesaplamaları için kullanılabilir; tanjant ise bir diküçgenin tabanı ile dik kenarı arasındaki bağlantıyla ilgilidir. Bilgisayarlar veya hesap makineleri bu figürleri saniyenin bilmemkaçta biri kadar bir sürede hesaplarlar ama ben okuldayken, bunları hesaplayabilmek için bir tabloya bakardık.
İnceleme bölgesinde bulunan bütün kiliseler bunlar değildir. Bunların arasındaki en görkemli istisnalar, Little Comberton, Bricklehampton, Elmley Şatosu, Hinton on the Green, Bredon, Kemerton ve Aldeton'dır. Bunlar bilgisayar araştırmalarımın dışında tutulmuştur, çünkü orijinal çalışma bölgeme dahil değildirler. Ayrıca, Bredon Hill'i de dışarıda bıraktım. Herhangi bir kalıba uymadığı için değil, aslında uyuyor. Ama burası çok geniş olduğu için, dahilinde dizi hat bulunmaktadır ve yine de teorilerimize uygundur.
Şekil Ortaya Çıkıyor
Watkins, The Old Straight Track'de şöyle söylemektedir:
İşaret noktaları üzerinde çalışmayı kural haline getirin ve hunu bir yol ya da hat kanıtı bulmak için vapmavın... Eğer üç ya da dört noktayla destekleniyorsa, güçlü bir kanıt haline gelir. Üç nokta kendi haslarımı bir hattın varlığını kanıtlamazlar: dört nokta ise asgaridir.
Watkins hatları, genellikle 32 kilometreye kadar çıkan uzunluklarıyla düşünülür. Bu kriteri Bredon Hill etrafındaki yapılara uyguladığımda, sonuç pek ümit verici değildi. Stanton, Sedgeberrow, Netherton Chapel ve Pershore arasında dört noktadan geçen bir hat vardı ama hepsi buydu.
Tewkesbury, Overbury ve Evesham, Oxenton, Dumbleton, Aston Somerville gibi yerlerde üç noktalı bir dizi hat vardı. Yine de, tam bir hattı oluşturmak için pek yeterli değillerdi. Ancak aralarındaki açısal bağlantıları incelemeye başladığımda, önemli bir şekil ortaya çıktı.
İşlem basitti. Farklı yapıların isimlerini ve koordinatlarını anahtar olarak bilgisayarıma girdim ve basit bir matematik programının yardımıyla, aralarında uzanan çizgilerin birbirleriyle açılarını hesapladım. Bilgisayar, bunu yüksek ondalıklarla hesaplayabiliyordu ama bunu sadeleştirmek pek gerekli gelmedi. Açı değişimi yüzünden ortaya çıkan kilometre başına bir derecelik sapına sadece 17.455 metreydi.
Bu yüzden, bu kadar küçük bir bölgede azami hata payı, bir derece için sadece yaklaşık 300 metre olacaktı. İşleri kolaylaştırmak için, her hesaplama sonucunu en yakın olduğu şekilde yukarı ya da aşağı yuvarlamaya karar verdim. Teorik olarak, rastgele bir yapı eklenmesi geniş bir açı bağlantısı sunar. Önceden belirlenmiş bir plan varsa, 60 ve 90 derece gibi belirgin açıların bulunması gerektiğini düşündüm.
On yapıyı incelediğimde, 800'ün üzerinde farklı açı ortaya çıktı. Daha sonra devam edecek ve bölgedeki kiliseler arasındaki açısal bağlantıları inceleyecektim; 50'den fazla vardı. Çalışına sırasındaki her hesaplama, 2800'ün üzerinde açı ortaya çıkardı.
60 ve 90 derecelik açılara çok sayıda örnek bulunmasına karşın, ilk gözlemimde bir kilise diğerlerinin dışında kalıyordu. Tablo 3, Dumbleton Kilisesi ve diğer dokuzu arasındaki açısal bağlantıları göstermektedir. Bu bölgedeki geometriyi ortaya çıkarabilmemi sağlayan ipucunu bana veren, bu kiliseydi. Tabloyu incelerken, soldaki kolonda bulunan yapılara bakın ve tepedeki açıklamalar boyunca okuyun. Örneğin; Tewkesbury, Dumbleton ve Pershore arasındaki açı 70 derecedir; Gt. Counberton, Dumbleton ve Overbury arasındaki açı ise 30 derecedir.
Bu tabloda verilen tüm açıların 10 derecenin katları olması, sıradışı bir durumdur, 10 derece, l 'den 180'e uzanan seride 18 kere bulunur. Dokuz yapı arasında 36 olası açı vardır; dolayısıyla, rastgele bir dizilişte sadece yüzde 10'unun arasında 10'un katı olacak şekilde bir açısal bağlantı bulunmasını bekleyebiliriz. Halbuki, elimizdeki 36'sı da 10'a bölünebilmektedir; şans eseri oluşmasını beklediğimizden tam 9 kat fazla.
Bu büyüklükte rastgele dizilmiş bir şekilde bunun olması ihtimali, onbirmilyonda birdir. Ama bu yapılar geri kalanından ayrılmış olduklarından, tamamen rasgele değildir. Bununla birlikte, hâlâ etkileyici bir düzenleri vardır:
10° x 2 30° x 2 40° x 3 50° x 3
60° x 4 70" x 1 80° x 2 90° x 5
110°x 1 120°x3 10° x 2 150° x 4
Eğer planlı bir konumlandırma söz konusu ise, 60 ve 90 derecelik açılar beklenecektir. Sadece birkaç çıta ve biraz ip sayesinde bir dikaçılı üçgen yaratmanın kolay olabileceğini düşünerek, bunun bir şekilde saf geometriyedayandığını kabul ettim. Aynı yöntemi kullanıp açıyı yarıya bölerek, 45 derecelik, 22.5 derecelik vb. açılar elde edilebilir. Aynı şekilde, aynı uzunlukta üç ip gerektirecek şekilde 60 derecelik açılar oluşturmak da mümkündür. Ancak geometrik yöntemlerle kolayca oluşturulamayacağından, 50 ve 40 derecelik açıları sağlamak başka bir sorun ortaya çıkarmaktadır.
Nihayet Çözüm
40 ve 50 derecelik açıları bulunan dik açılı üçgenleri inceleri incelerken, çözüm karşıma çıktı. Bu açılara sahip diküçgenlerin taban ve dik kenar oranlarının tam olarak beş ve altı oranlarını taşıdığını gördüm. Diğer bir deyişle, dik kenar ve taban arasında bir tam sayı orantısı (5:6) vardır. Başlangıçta, bunun şanslı bir tesadüf olduğunu düşündüm.
Bu oran seçilmişti, çünkü 40, 50 ve 90 derecelik açıları olan bir üçgen kriterine uyuyordu. Ancak, çok basit sayısal oranlarla bir dizi açı oluşturulabileceğini farkettim. İki oran ayarlanarak zemin üzerinde bir diküçgen oluşturulduğunda, diğer açılar da kolayca ayarlanabilir. Şimdi bütün yapmam gereken, farklı açılar veren oranları bulmaktı.
Bu, antik Mısırlılar'ın piramitleri yaparken eğim açısını hesaplamak için kullandıkları ve açının "seked"ini anlatırken görmüş olduğumuz sistemin aynısıydı. Tek fark, Mısırlılar eğim açısını oluşturmak için bu oranları kullanırken, İngilizler bunu yatay bir zemin üzerinde açı hesaplamak için kullanmışlardı. Hangi oranların kullanılacağını bilerek, karmaşık geometriye ya da araçlara gerek kalmadan bir dizi açı listesi oluşturulabilirdi. Bu tür açılar ise, basit ve genel malzemeler kullanılarak kolayca yaratılabilirdi.
Zeminde bir açı oluşturmak için bütün gereken, ince bir ip, birkaç çıta ve oranları oturtmak için bir ölçüm aracı. Genişliği bir-iki metre olan düz bir tahta parçası, bu iş için yeterli olacaktı. İşin püf noktası, istenen açıları yakalamak için gereken oranları bilmekti. Bundan sonra açı yer üzerinde kolayca işaretlenebilirdi.
Sistemin kendisi zaten basittir. Tek istenen, gereken açılar için hangi oranların kullanılacağını bilmektir. Örneğin; açıklanan üçgende olduğu gibi, bütün antik gözlemciler 6:5 oranını hatırlamak zorundadır. Bu oranın üreteceği açılar tam olarak 39.81 derece ve 50.19 derecedir; ki, bunlar da 40 ve 50 derecelik açılara çok yakındır.
Bu yöntemi ve belli oranları kullanırken, hata payı kilometre başına 3.5 metreden az olacaktır. Bazı oranların ise daha yüksek bir doğrulukları vardır. 19:2 oranıyla oluşturulan 6 derecelik açının doğruluk payı, 4000'de l'dir. Bu doğruluk payı, Londra'dan New York'a giderken yolunuzda bir millik bir sapma yapmak demektir.
Bunun benzeri olan bir sistem, bugün açı hesaplamalarını yapmak için belli oranlar belirleyen trigonometride kullanılmaktadır. Bunlar, sinüs, secant, tanjant olarak, karşılıkları ise kosinüs, cosecant ve kotanjant olarak bilinmektedir. Sinüs ve kosinüs, hipotenüsün bilindiği durumlarda açı hesaplamaları için kullanılabilir; tanjant ise bir diküçgenin tabanı ile dik kenarı arasındaki bağlantıyla ilgilidir. Bilgisayarlar veya hesap makineleri bu figürleri saniyenin bilmemkaçta biri kadar bir sürede hesaplarlar ama ben okuldayken, bunları hesaplayabilmek için bir tabloya bakardık.
ANTİK GÖZLEMCİLER - 3
Bredon Hill'deki Şekil
Açı yaratmada bu basit sistem sayesinde, basit ama doğru bir biçimde yeryüzünde şekiller yaratmak mümkündür. Bredon Hills bölgesinde en çok kullanıldığını gördüğüm oranlar şöyledir:
40° ve 50° = 6:5 ratio
35° ve 55° = 7:10 ratio
70° ve 20°= 11:4 ratio
O sıralarda, 30, 60, 45 ve 90 derecelik açıların geometrik yapılanma gerektirdiğini sanıyordum ama daha sonra da göreceğimiz gibi, bu görüşümü yenilemek zorundaydım.
Bu bölgedeki yapıları bağlayan başka bir geometrik şekil olduğundan şüpheleniyordum. Bulduğum 30, 60 ve 90 derecelik açıların bilinçli bir planlamayı gösterdiği konusunda emindim. Marlborough Downs'dakiler gibi bir şekil daha keşfetmek üzere olduğumu kesinlikle hissediyordum. Bu, şekillerin bilinçli bir fenomen olduğu savını güçlendirecekti. Önce daire aradım ama bulamadım. Ancak, baktığım her yerde, önemli oranları yansıtan üçgenler buluyordum.
İlk araştırmalarım, tasarımın bir yerinde eşkenar üçgen olması gerektiğini gösteriyordu ve bunu bulmaya kararlıydım. Bulduğumda, önde gelen kilise yapılarının üçgen matriksini belirleyen bir merkez olduğunu gördüm.
Bredon Bill Yapılarının Geometrisi
İlk üçgen, Dumbleton Kilisesi, Woolstone Hill ve Overbury Kilisesi arasında oluşuyordu. Woolstone Hill, bölgenin büyük bölümünü gören hakim bir yerdir; Dumbleton Kilisesi ise, Alderton Hill'in yamacında Overbury Kilisesi ve Woolstone Hill'in görüntüsünü engelleyecek şekilde konumlanmıştır. Overbury Kilisesi, Bredon Hill'in güney yamacında yer alır ve Woolstone'a bakışı evler tarafından engellenmektedir ama geçmiş zamanlarda açık bir görüş olması muhtemeldir; herhangi bir ağaç varsa temizlenmesi gereği dışında. Bu üç yapı arasındaki uzaklık 6,250 metredir.
İlk üçgeni oluşturduktan sonra, atılacak diğer mantıklı adım Gt.Comberton Kilisesi'nin yerinin sekile nasıl uyduğunu görmekti. Bilgisayar analizlerim, bu kilisenin yerinin Woolstone Hill ve Dumbleton Kilisesi arasında uzanan doğruya 90 derecelik açı yaptığını gösterdi. Woolstone Hill'den Gt. Comberton Kilisesi'ne uzanan bir çizgiyle üçgeni kapadığımda, Woolstone Hill'de 55 ve Gt. Comberton Kilisesi'nde 35 derecelik iki açı oluştu.
7:10 oranı, antik Mısırlılar tarafından arazi bölgelerinin hesaplamalarında kullanılırdı. Bu oranı kullanarak herhangi bir alan için karelerini aldığımızda şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Buradaki ifade için semboller gerekiyor. Gt. Comberton Kilisesi'nin yeri belirlendikten sonra, diğer bir dikaçılı üçgen yaratarak Tewkesbury Manastırı'nm yerini belirlemek mümkün olacaktı. DT'yi (Gt. Comberton ve Stanton) birleştirip, D noktasından, Tewkesbury Manastırı'nm yerini gösteren E noktasına bir dik açı koyduğumuzda, BS çizgisini kesip orijinal eşkenar üçgenin tepesine uzanan bir çizgi ortaya çıkmaktadır. Üçgen içinde üçgen şekilleri, Tewkesbury Manastırı-Stanton çizgisi önemli bir diğer üçgenin kensarını oluştururken devam etmektedir. Eğer Tewkesbury'de, Woolstone Hill-Gt. Comberton çizgisinin birleştiği yerde 60 derecelik bir açı oluşturulursa, Pershore Manastırı'nın yeri belirlenmektedir.
Dumbleton Kilisesi'nde Dumbleton-Overbury Kilisesi çizgisinin birleştiği yere bir dik açı yerleştirilip, Tewkesbury-Overbury çizgisine değene dek uzatılırsa, kesiştiği noktada Evesham Manastırı'nın yeri ortaya çıkmaktadır. Sedgeberrow Kilisesi'nin yeri, Dumbleton-Evesham çizgisi ile Stanton-Pershore çizgisinin kesiştiği noktadadır. Bu yapıların yerleri belirlendikten sonra, geri
Antik Gözlemcilerin Anahtarları
Bredon Hill bölgesinde yaptığım araştırmaların sonucu, temel sayısal oranlar kullanılarak belli üçgenlerin yeryüzünde yaratılabileceğini anlamak oldu. Böyle bir üçgenleme sistemi, basit araçlar kullanıp bunları bilgileriyle birleştiren antik gözlemcilerin imkanları dahilinde olması muhtemeldir. Bu ustaca yöntem, antik Mısır'da kullanılan yönteme çok benzemektedir ve bu da, kültürel bir bağlantı bulunduğu olasılığını güçlendirmektedir.
Ancak, Neolitik zamanlardan kalan yapıların yerleşiminde bilinçli bir plan olduğunu göstermek için Bredon Hill bölgesi üzerinde araştırma yaparken, kullandığım yapıların büyük çoğunluğunun orta çağdan kalma yapılar olması ayrı bir konudur. Birkaç belirgin istisna dışında, orta çağ kiliselerinin büyük bölümünü ünlü pagan kutsal yapılarına bağlayan sadece anekdot bir kanıt vardır. Watkins'e karşı arkeologlardan gelen en yoğun eleştirilerden biri, kullanımın devamlılığıydı.
Ama Bredon Hill bölgesinde yaptığım araştırma, bir şeye ulaşmıştı. Bölgede yer alan yapılar belli bir sisteme göre yerleştirilmişti. Ama bu sistemi Neolitik çağlardan güncelleştirmek için, M.Ö. 3, bin yıldan kaldığı kesin olan yapıların bulunduğu bir yerde çalışmak zorundaydım. Dikkatli bir araştırmadan sonra, gözlerimi güneybatıya, kuzey Cornwall'da 7.5 kilometrelik yarıçap içinde 15 taş dairesinin bulunduğu Bodmin Moor'a çevirdim.
Açı yaratmada bu basit sistem sayesinde, basit ama doğru bir biçimde yeryüzünde şekiller yaratmak mümkündür. Bredon Hills bölgesinde en çok kullanıldığını gördüğüm oranlar şöyledir:
40° ve 50° = 6:5 ratio
35° ve 55° = 7:10 ratio
70° ve 20°= 11:4 ratio
O sıralarda, 30, 60, 45 ve 90 derecelik açıların geometrik yapılanma gerektirdiğini sanıyordum ama daha sonra da göreceğimiz gibi, bu görüşümü yenilemek zorundaydım.
Bu bölgedeki yapıları bağlayan başka bir geometrik şekil olduğundan şüpheleniyordum. Bulduğum 30, 60 ve 90 derecelik açıların bilinçli bir planlamayı gösterdiği konusunda emindim. Marlborough Downs'dakiler gibi bir şekil daha keşfetmek üzere olduğumu kesinlikle hissediyordum. Bu, şekillerin bilinçli bir fenomen olduğu savını güçlendirecekti. Önce daire aradım ama bulamadım. Ancak, baktığım her yerde, önemli oranları yansıtan üçgenler buluyordum.
İlk araştırmalarım, tasarımın bir yerinde eşkenar üçgen olması gerektiğini gösteriyordu ve bunu bulmaya kararlıydım. Bulduğumda, önde gelen kilise yapılarının üçgen matriksini belirleyen bir merkez olduğunu gördüm.
Bredon Bill Yapılarının Geometrisi
İlk üçgen, Dumbleton Kilisesi, Woolstone Hill ve Overbury Kilisesi arasında oluşuyordu. Woolstone Hill, bölgenin büyük bölümünü gören hakim bir yerdir; Dumbleton Kilisesi ise, Alderton Hill'in yamacında Overbury Kilisesi ve Woolstone Hill'in görüntüsünü engelleyecek şekilde konumlanmıştır. Overbury Kilisesi, Bredon Hill'in güney yamacında yer alır ve Woolstone'a bakışı evler tarafından engellenmektedir ama geçmiş zamanlarda açık bir görüş olması muhtemeldir; herhangi bir ağaç varsa temizlenmesi gereği dışında. Bu üç yapı arasındaki uzaklık 6,250 metredir.
İlk üçgeni oluşturduktan sonra, atılacak diğer mantıklı adım Gt.Comberton Kilisesi'nin yerinin sekile nasıl uyduğunu görmekti. Bilgisayar analizlerim, bu kilisenin yerinin Woolstone Hill ve Dumbleton Kilisesi arasında uzanan doğruya 90 derecelik açı yaptığını gösterdi. Woolstone Hill'den Gt. Comberton Kilisesi'ne uzanan bir çizgiyle üçgeni kapadığımda, Woolstone Hill'de 55 ve Gt. Comberton Kilisesi'nde 35 derecelik iki açı oluştu.
7:10 oranı, antik Mısırlılar tarafından arazi bölgelerinin hesaplamalarında kullanılırdı. Bu oranı kullanarak herhangi bir alan için karelerini aldığımızda şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Buradaki ifade için semboller gerekiyor. Gt. Comberton Kilisesi'nin yeri belirlendikten sonra, diğer bir dikaçılı üçgen yaratarak Tewkesbury Manastırı'nm yerini belirlemek mümkün olacaktı. DT'yi (Gt. Comberton ve Stanton) birleştirip, D noktasından, Tewkesbury Manastırı'nm yerini gösteren E noktasına bir dik açı koyduğumuzda, BS çizgisini kesip orijinal eşkenar üçgenin tepesine uzanan bir çizgi ortaya çıkmaktadır. Üçgen içinde üçgen şekilleri, Tewkesbury Manastırı-Stanton çizgisi önemli bir diğer üçgenin kensarını oluştururken devam etmektedir. Eğer Tewkesbury'de, Woolstone Hill-Gt. Comberton çizgisinin birleştiği yerde 60 derecelik bir açı oluşturulursa, Pershore Manastırı'nın yeri belirlenmektedir.
Dumbleton Kilisesi'nde Dumbleton-Overbury Kilisesi çizgisinin birleştiği yere bir dik açı yerleştirilip, Tewkesbury-Overbury çizgisine değene dek uzatılırsa, kesiştiği noktada Evesham Manastırı'nın yeri ortaya çıkmaktadır. Sedgeberrow Kilisesi'nin yeri, Dumbleton-Evesham çizgisi ile Stanton-Pershore çizgisinin kesiştiği noktadadır. Bu yapıların yerleri belirlendikten sonra, geri
Antik Gözlemcilerin Anahtarları
Bredon Hill bölgesinde yaptığım araştırmaların sonucu, temel sayısal oranlar kullanılarak belli üçgenlerin yeryüzünde yaratılabileceğini anlamak oldu. Böyle bir üçgenleme sistemi, basit araçlar kullanıp bunları bilgileriyle birleştiren antik gözlemcilerin imkanları dahilinde olması muhtemeldir. Bu ustaca yöntem, antik Mısır'da kullanılan yönteme çok benzemektedir ve bu da, kültürel bir bağlantı bulunduğu olasılığını güçlendirmektedir.
Ancak, Neolitik zamanlardan kalan yapıların yerleşiminde bilinçli bir plan olduğunu göstermek için Bredon Hill bölgesi üzerinde araştırma yaparken, kullandığım yapıların büyük çoğunluğunun orta çağdan kalma yapılar olması ayrı bir konudur. Birkaç belirgin istisna dışında, orta çağ kiliselerinin büyük bölümünü ünlü pagan kutsal yapılarına bağlayan sadece anekdot bir kanıt vardır. Watkins'e karşı arkeologlardan gelen en yoğun eleştirilerden biri, kullanımın devamlılığıydı.
Ama Bredon Hill bölgesinde yaptığım araştırma, bir şeye ulaşmıştı. Bölgede yer alan yapılar belli bir sisteme göre yerleştirilmişti. Ama bu sistemi Neolitik çağlardan güncelleştirmek için, M.Ö. 3, bin yıldan kaldığı kesin olan yapıların bulunduğu bir yerde çalışmak zorundaydım. Dikkatli bir araştırmadan sonra, gözlerimi güneybatıya, kuzey Cornwall'da 7.5 kilometrelik yarıçap içinde 15 taş dairesinin bulunduğu Bodmin Moor'a çevirdim.
ÇUBUK VE KÜBİT - 1
Geçmişten gelen bir şifreli mesaj, gelecek kuşaklarca çözülmeyi bekliyor.
Avrupa'da temel ölçü birimimiz olarak metreyi kullanmaktayız. Bu sistem, Napolyon'un Devrim Sonrası Fransa'sında yaptığı ölçü devrimlerinin bir sonucudur. Bir komisyon toplanarak Kuzey Kutbu ile Ekvator çizgisine kadar Paris meridyeni boyunca uzanan mesafeye dayanan bir ölçü birimi oluşturmaya karar vermişlerdir. 1801'de bulunan ve metre olarak bu ölçü birimi, o meridyenin on milyonda biri olarak belirlenmiştir.
Bu, ölçü birimlerini Dünya'nın boyutlarına bağlayan önemli bir adımdır. Ancak Marlborough Downs'daki şekiller, bunun atılan ilk adım olmadığını göstermektedir. Buraya kadar, antik insanların ekvator çizgisinin uzunluğunu hesaplayabildiklerini gördük. Ayrıca kutupsal meridyeni de hesaplayabildiklerini gösterebilirim. Marlborough Downs'daki araştırmalarımdan yola çıkarak, batı dünyasında ortaya çıkan ve gezegenin boyutlarıyla bağlantılı olan çok sayıda -hepsini değilse de- ölçü birimi gösterebilirim. Bu biraz abartılı bir iddia gibi görünebilir ama konumuza uygundur.
Birleşmiş Ölçüler
Antik dünyanın birçok öğrencisi, antik ölçü birimlerinin altında yatan birleştirici bir temel olduğuna ve kaynaklarının aynı olabileceğine inanmaktadırlar. Livio Stecchini, The Secrets of the Great Pyramid (Büyük Piramit'in Sırları) adlı kitabında, şöyle yazmaktadır: "Antik dünyanın bütün ağırlık, yükseklik ve hacim ölçüleri, Çin ve Hindistan'dakiler de dahil olmak üzere, temel bir birimden ortaya çıkmış olabilecek rasyonel ve organik bir sistemdir."
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında, bu konuda önde gelen otoritelerden biri olan Friedrich Hultsch, bütün antik ölçü birimlerinin 300 milimetrelik ayak ve 450 milimetrelik kübit birimlerinden ortaya çıktığına inanıyordu. Mısır ve Roma ayak ölçüleri arasındaki bağlantılar üzerine yaptığı araştırmalarda, Stecchini Yunan ayak ölçüsünün 307.7957 milimetreye denk geldiği sonucuna bizzat ulaşmıştır.
Antik ve modern ölçü birimlerinin kökeni, birçok zihni meşgul etmiştir. Ben de doğal olarak, bilmecenin cevaplarının Marlborough Downs'daki şekillerin boyutlarında gizli olup olamayacağını merak ettim. Gizemi çözmek, yıllar sürdü. İlk adımım, çeşitli antik ölçüler ile dairenin yarıçapı ve çevresi arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığına bakmaktı.
Dünya Ölçüleri
Neyse ki, Livio Stecchini antik Mısır ve klasik dünyada kullanılan ölçü birimlerinin nominal metrik hesaplamalarını yapmıştı. Hepsini şu şekilde üstelemişti:
Mısır ayağı 0,300 metre
Coğrafik ya da Yunan ayağı 0,308 metre
Remen 0,3696 metre
Coğrafik Kübit 0,462 metre
Kraliyet Kübiti 0,525 metre
Pyk Belady 0,5775 metre
Fathom 1,848 metre
Bu ölçülerin yanı sıra, kökenleri antik olduğu düşünülen iki imparatorluk ölçülerini -ayak ve furlong- ve Profesör Thom tarafından bulunan Megalitik Metre'yı de düşünmeye karar verdim.
Dairelerin boyutlarını bu antik ölçü birimlerine çevirdiğimde, Marlborough Downs'daki şekillerin nominal yarıçaplarını yeniden ayarlamak zorunda kalarak 9576.78 metreden 9574.95 metreye indirdim. Ancak hâlâ başlangıçta kendime tanıdığım hata payının içinde kalıyordu. Dairenin çapı antik Mısırlılar'ın pi sayısı olan 22/7 ile hesaplandığında, aşağıdaki sonuçlar ortaya çıktı:
Megalitik Metre
Bu listeden yola çıkarak bir dizi sonuca varılabilir, ancak ben özellikle Megalitik Metre ile verilen yarıçap (11,550) ve çevre uzunluğu (72,600) karşısında çok etkilendim; çünkü ikisi de ona bölündüğünde tam sayı veriyorlardı. Bu oldukça sıradışı görünüyor ve kesinlikle daha çok dikkat çekiyordu.
Bu sayıların önemi, en iyi şekilde sayıların ilk çarpanlarına bölünmeleriyle gösterilebilir. Bu okullarda öğretilen ve OKEK (Ortak Katların En Küçüğü) denilen bir işlemdir. İşlem, bütün tam sayılar bölünene kadar devam eder. Örneğin; oniki sayısı ikiye bölünerek altı elde edilir. Ardından altı ikiye bölünerek üç sayısı bulunur ve devamında üç de kendisine bölünerek sonunda bir kalır. Yani sonuçta onikinin çarpanları şu şekilde gösterilir: 2x2x3x1. Ancak bütün sayılar sonuçta bire bölünebileceği için bu çarpan dikkate alınmaz. Bu işlemi daha açıkça anlatabilmek için, hesaplama adımlarımı ve sonuçlarını tek tek göstereceğim. Yarıçap ve çevre uzunluğunun Megalitik Metre karşılıklarının çarpanları şu şekilde verilebilir:
Bu işlemde yarıçapın çarpanları şöyledir: 2x3x5x5x7x11. Çevre uzunluğunun çarpanları ise şöyle görünmektedir: 2 x 2 x 2 x 3x5x5x11x11. Hem çapı hem de çevre uzunluğunu ortak çarpanlarına bölersek, 2 x 3 x 5 x 5 x 11 (ya da 1650) şu sonuca ulaşmaktayız:
Bu 7:11 orantısı, antik Mısırlılar'ın kullandığı pi sayısı (22/7) ile hesaplama yapıldığında kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Bir dairenin çevresini hesaplamak için kullanılan formül, 2Πr'dır ve r,
yarıçapın uzunluğudur. Yarıçapı yedi birim olan bir dairede, formülümüz 2x22/7x7'dır. 71er birbirlerini götürür ve sonuçta daire çevresi 2 x 22 = 44 birim olarak kalır. Bu birim milimetre, mil, kilometre ya da başka bir şey olabilir. Prensip daima aynıdır. Yarıçapı 7 birim olan bir dairenin çevresi, pi sayısı 22/7 olarak alındığı taktirde daima 44 birim olarak çıkacaktır.
Daha önce de gördüğümüz gibi, antik insanlar anıtlarında ve yapılarında tam sayılar kullanmayı seviyorlardı. Burada da Megalitik Metre kullanarak yarıçapı 7'ye bölünebilen bir sayı şeklinde almışlar, bunun sonucunda da dairenin çevre uzunluğu tam sayı olarak çıkmıştır.
Pratik gözlem çalışmalarında, yarımdan bir metreye kadar uzanan bir yerden çıkan ve bölünmeye müsait bir ölçü birimi idealdir. İmparatorluk birimi, Kraliyet Kübiti ve Profesör Thom'un Megalitik Metre'si de aynı gruba girmektedirler. Bildiğimiz gibi, Marlborough daireleri Dünya boyutlarının tam sayı kesirleridirler ve Megalitik Metre, bütün bunları tam sayı olarak vermektedir. Çünkü Megalitik Metre Dünya'nın boyutlarının tam sayı kesindir. Bu açıdan bakıldığında, uygun gelen tek ölçü birimi de budur.
Thom, İngiltere üzerindeki 300 farklı taş dairesinde yaptığı incelemeler sonucunda bu ölçü birimine ulaşmıştır. Megalithic Sites of Britain (İngiltere'nin Megalitik Yapıları) adlı kitabında Megalitik Metre=2,720+-0.003 fit olarak verilmektedir. Bu 829.04+-0.91438 milimetreye karşılık gelmektedir. Thom'un ortaya çıkardığı bulgular, yeterince sarsıcıydı. Keşfi, hepsinin aynı ölçü birimini kullanmış olduğunu gösteriyordu; ülke üzerinde bin yıldan uzun bir süre içinde dikilmiş bütün bu yapılarda bilinçli bir tasarım ve dizilim vardı. Bu, arkeologların hâlâ kabul etmek istemedikleri bir fikirdir.
Bu resme kendi bulgularımı da eklersem, Megalitik Metre, Marlborough Downs'daki dairelerin yarıçap ve çevre uzunluklarını tam sayı olarak veren bir ölçü birimi olarak ortaya çıkar. Bunun sonucunda da, Megalitik Metre, Dünya'nın boyutlarıyla bağlantılıdır.
Megalitik Metre'nin Dünya'nın yarıçap ve çevre uzunluğuyla bağlantılı olmasından dolayı, Avebury, Stonehenge ve diğer taş dairelerinin mühendislerinin, Dünya'nın boyutlarını tam olarak bildiklerini ve bir şekilde ölçü birimlerini buna dayandırdıklarını söyleyebiliriz.
Megalitik Metre'nin Marlborough Downs'daki taş dairelerinde kullanımı, onları M.Ö. 3100 yıllarında İngiltere'de ortaya çıkan taş dairesi kültürüne bağlamaktadır. Bu iyi bir başlangıçtı ama daha araştırılacak çok şey vardı. Farklı antik ölçü araştırmalarımda sistematik davranmak için, her birinin Marlborough Daireleri'nin yarıçap ve çevre uzunluklarıyla bağlantılarını tek tek incelemek zorundaydım. Ancak o zaman bütün resim ortaya çıkacaktı.
Yarıçap
İlk bakışta diğer antik ölçü birimleriyle Marlborough daireleri arasında pek özel bir bağlantı görünmemesinden, her birini hesaplamaya başladığımda heyecanlı değildim. Ama ortaya çıkan görüntü, bütün maceram boyunca en heyecanlı kanıtlardan birini önüme serdi. Meyvesini vermesinin yıllar almasının nedeni, doğrusunu söylemek gerekirse, karmaşıklığı değil, benim yüzüme bakmakta olan şeyi göremememdi.
Kendimi savunmam gerekirse, Marlborough daireleri üzerine yaptığım araştırma uzun yıllara yayıldığını söyleyebilirim. Farklı dosyalardan küçük bilgi parçaları zaman zaman elime geçiyordu. Bunları bir yapbozun parçaları gibi farklı şekillerde biraraya getirdiğimde, resmin tamamı ortaya çıkmaya başladı. Önce 16,580 Pyk Belady ile çarpanlarını bulmaya başladım:
16,580-2 = 8,290
8,290-2 = 4,145
4,145 - 5 = 829
Çarpanlar 2 x 25 x 829.
18,238 Kraliyet Kübiti:
18,238-2 = 9,119
9,119-2 = 829
Çarpanlar 2 x 11 x 829.
= 829 x 6.25 Fathoıns
= 829 x 20 Pyk Belady
= 829 x 22 Kraliyet Kübiti
= 829 x 25 Coğrafik Kübit
= 829x31.25 Remen
= 829 x 37.5 Coğrafik ayak
= 829x38.5 Mısır ayağı
Pyk Belady ve Kraliyet Kübiti arasındaki orantının 10:11 olmasına dikkat edin. Bunun önemi daha sonra ortaya çıkacak. Tek tek Marlborough dairelerine uygulandıklarında, 829 sayısı birçok ölçü biriminin ortak katı olarak ortaya çıkıyordu: Bu, Stecchini'nin bütün antik ölçü birimlerinin birbirleriyle bağlantılı olduğu teorisini etkin biçimde vurgulamaktadır. Yarıçapların metre olarak uzunluklarını 829'a böldüğümüzde 11.55 metre çıkmaktadır. Yeterince yüksek bir ortak bölenin bu birimleri birleştireceğini söylemek doğru olabilir ama 11.55 metre kadar ufak biri değil.
Avrupa'da temel ölçü birimimiz olarak metreyi kullanmaktayız. Bu sistem, Napolyon'un Devrim Sonrası Fransa'sında yaptığı ölçü devrimlerinin bir sonucudur. Bir komisyon toplanarak Kuzey Kutbu ile Ekvator çizgisine kadar Paris meridyeni boyunca uzanan mesafeye dayanan bir ölçü birimi oluşturmaya karar vermişlerdir. 1801'de bulunan ve metre olarak bu ölçü birimi, o meridyenin on milyonda biri olarak belirlenmiştir.
Bu, ölçü birimlerini Dünya'nın boyutlarına bağlayan önemli bir adımdır. Ancak Marlborough Downs'daki şekiller, bunun atılan ilk adım olmadığını göstermektedir. Buraya kadar, antik insanların ekvator çizgisinin uzunluğunu hesaplayabildiklerini gördük. Ayrıca kutupsal meridyeni de hesaplayabildiklerini gösterebilirim. Marlborough Downs'daki araştırmalarımdan yola çıkarak, batı dünyasında ortaya çıkan ve gezegenin boyutlarıyla bağlantılı olan çok sayıda -hepsini değilse de- ölçü birimi gösterebilirim. Bu biraz abartılı bir iddia gibi görünebilir ama konumuza uygundur.
Birleşmiş Ölçüler
Antik dünyanın birçok öğrencisi, antik ölçü birimlerinin altında yatan birleştirici bir temel olduğuna ve kaynaklarının aynı olabileceğine inanmaktadırlar. Livio Stecchini, The Secrets of the Great Pyramid (Büyük Piramit'in Sırları) adlı kitabında, şöyle yazmaktadır: "Antik dünyanın bütün ağırlık, yükseklik ve hacim ölçüleri, Çin ve Hindistan'dakiler de dahil olmak üzere, temel bir birimden ortaya çıkmış olabilecek rasyonel ve organik bir sistemdir."
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında, bu konuda önde gelen otoritelerden biri olan Friedrich Hultsch, bütün antik ölçü birimlerinin 300 milimetrelik ayak ve 450 milimetrelik kübit birimlerinden ortaya çıktığına inanıyordu. Mısır ve Roma ayak ölçüleri arasındaki bağlantılar üzerine yaptığı araştırmalarda, Stecchini Yunan ayak ölçüsünün 307.7957 milimetreye denk geldiği sonucuna bizzat ulaşmıştır.
Antik ve modern ölçü birimlerinin kökeni, birçok zihni meşgul etmiştir. Ben de doğal olarak, bilmecenin cevaplarının Marlborough Downs'daki şekillerin boyutlarında gizli olup olamayacağını merak ettim. Gizemi çözmek, yıllar sürdü. İlk adımım, çeşitli antik ölçüler ile dairenin yarıçapı ve çevresi arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığına bakmaktı.
Dünya Ölçüleri
Neyse ki, Livio Stecchini antik Mısır ve klasik dünyada kullanılan ölçü birimlerinin nominal metrik hesaplamalarını yapmıştı. Hepsini şu şekilde üstelemişti:
Mısır ayağı 0,300 metre
Coğrafik ya da Yunan ayağı 0,308 metre
Remen 0,3696 metre
Coğrafik Kübit 0,462 metre
Kraliyet Kübiti 0,525 metre
Pyk Belady 0,5775 metre
Fathom 1,848 metre
Bu ölçülerin yanı sıra, kökenleri antik olduğu düşünülen iki imparatorluk ölçülerini -ayak ve furlong- ve Profesör Thom tarafından bulunan Megalitik Metre'yı de düşünmeye karar verdim.
Dairelerin boyutlarını bu antik ölçü birimlerine çevirdiğimde, Marlborough Downs'daki şekillerin nominal yarıçaplarını yeniden ayarlamak zorunda kalarak 9576.78 metreden 9574.95 metreye indirdim. Ancak hâlâ başlangıçta kendime tanıdığım hata payının içinde kalıyordu. Dairenin çapı antik Mısırlılar'ın pi sayısı olan 22/7 ile hesaplandığında, aşağıdaki sonuçlar ortaya çıktı:
Megalitik Metre
Bu listeden yola çıkarak bir dizi sonuca varılabilir, ancak ben özellikle Megalitik Metre ile verilen yarıçap (11,550) ve çevre uzunluğu (72,600) karşısında çok etkilendim; çünkü ikisi de ona bölündüğünde tam sayı veriyorlardı. Bu oldukça sıradışı görünüyor ve kesinlikle daha çok dikkat çekiyordu.
Bu sayıların önemi, en iyi şekilde sayıların ilk çarpanlarına bölünmeleriyle gösterilebilir. Bu okullarda öğretilen ve OKEK (Ortak Katların En Küçüğü) denilen bir işlemdir. İşlem, bütün tam sayılar bölünene kadar devam eder. Örneğin; oniki sayısı ikiye bölünerek altı elde edilir. Ardından altı ikiye bölünerek üç sayısı bulunur ve devamında üç de kendisine bölünerek sonunda bir kalır. Yani sonuçta onikinin çarpanları şu şekilde gösterilir: 2x2x3x1. Ancak bütün sayılar sonuçta bire bölünebileceği için bu çarpan dikkate alınmaz. Bu işlemi daha açıkça anlatabilmek için, hesaplama adımlarımı ve sonuçlarını tek tek göstereceğim. Yarıçap ve çevre uzunluğunun Megalitik Metre karşılıklarının çarpanları şu şekilde verilebilir:
Bu işlemde yarıçapın çarpanları şöyledir: 2x3x5x5x7x11. Çevre uzunluğunun çarpanları ise şöyle görünmektedir: 2 x 2 x 2 x 3x5x5x11x11. Hem çapı hem de çevre uzunluğunu ortak çarpanlarına bölersek, 2 x 3 x 5 x 5 x 11 (ya da 1650) şu sonuca ulaşmaktayız:
Bu 7:11 orantısı, antik Mısırlılar'ın kullandığı pi sayısı (22/7) ile hesaplama yapıldığında kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Bir dairenin çevresini hesaplamak için kullanılan formül, 2Πr'dır ve r,
yarıçapın uzunluğudur. Yarıçapı yedi birim olan bir dairede, formülümüz 2x22/7x7'dır. 71er birbirlerini götürür ve sonuçta daire çevresi 2 x 22 = 44 birim olarak kalır. Bu birim milimetre, mil, kilometre ya da başka bir şey olabilir. Prensip daima aynıdır. Yarıçapı 7 birim olan bir dairenin çevresi, pi sayısı 22/7 olarak alındığı taktirde daima 44 birim olarak çıkacaktır.
Daha önce de gördüğümüz gibi, antik insanlar anıtlarında ve yapılarında tam sayılar kullanmayı seviyorlardı. Burada da Megalitik Metre kullanarak yarıçapı 7'ye bölünebilen bir sayı şeklinde almışlar, bunun sonucunda da dairenin çevre uzunluğu tam sayı olarak çıkmıştır.
Pratik gözlem çalışmalarında, yarımdan bir metreye kadar uzanan bir yerden çıkan ve bölünmeye müsait bir ölçü birimi idealdir. İmparatorluk birimi, Kraliyet Kübiti ve Profesör Thom'un Megalitik Metre'si de aynı gruba girmektedirler. Bildiğimiz gibi, Marlborough daireleri Dünya boyutlarının tam sayı kesirleridirler ve Megalitik Metre, bütün bunları tam sayı olarak vermektedir. Çünkü Megalitik Metre Dünya'nın boyutlarının tam sayı kesindir. Bu açıdan bakıldığında, uygun gelen tek ölçü birimi de budur.
Thom, İngiltere üzerindeki 300 farklı taş dairesinde yaptığı incelemeler sonucunda bu ölçü birimine ulaşmıştır. Megalithic Sites of Britain (İngiltere'nin Megalitik Yapıları) adlı kitabında Megalitik Metre=2,720+-0.003 fit olarak verilmektedir. Bu 829.04+-0.91438 milimetreye karşılık gelmektedir. Thom'un ortaya çıkardığı bulgular, yeterince sarsıcıydı. Keşfi, hepsinin aynı ölçü birimini kullanmış olduğunu gösteriyordu; ülke üzerinde bin yıldan uzun bir süre içinde dikilmiş bütün bu yapılarda bilinçli bir tasarım ve dizilim vardı. Bu, arkeologların hâlâ kabul etmek istemedikleri bir fikirdir.
Bu resme kendi bulgularımı da eklersem, Megalitik Metre, Marlborough Downs'daki dairelerin yarıçap ve çevre uzunluklarını tam sayı olarak veren bir ölçü birimi olarak ortaya çıkar. Bunun sonucunda da, Megalitik Metre, Dünya'nın boyutlarıyla bağlantılıdır.
Megalitik Metre'nin Dünya'nın yarıçap ve çevre uzunluğuyla bağlantılı olmasından dolayı, Avebury, Stonehenge ve diğer taş dairelerinin mühendislerinin, Dünya'nın boyutlarını tam olarak bildiklerini ve bir şekilde ölçü birimlerini buna dayandırdıklarını söyleyebiliriz.
Megalitik Metre'nin Marlborough Downs'daki taş dairelerinde kullanımı, onları M.Ö. 3100 yıllarında İngiltere'de ortaya çıkan taş dairesi kültürüne bağlamaktadır. Bu iyi bir başlangıçtı ama daha araştırılacak çok şey vardı. Farklı antik ölçü araştırmalarımda sistematik davranmak için, her birinin Marlborough Daireleri'nin yarıçap ve çevre uzunluklarıyla bağlantılarını tek tek incelemek zorundaydım. Ancak o zaman bütün resim ortaya çıkacaktı.
Yarıçap
İlk bakışta diğer antik ölçü birimleriyle Marlborough daireleri arasında pek özel bir bağlantı görünmemesinden, her birini hesaplamaya başladığımda heyecanlı değildim. Ama ortaya çıkan görüntü, bütün maceram boyunca en heyecanlı kanıtlardan birini önüme serdi. Meyvesini vermesinin yıllar almasının nedeni, doğrusunu söylemek gerekirse, karmaşıklığı değil, benim yüzüme bakmakta olan şeyi göremememdi.
Kendimi savunmam gerekirse, Marlborough daireleri üzerine yaptığım araştırma uzun yıllara yayıldığını söyleyebilirim. Farklı dosyalardan küçük bilgi parçaları zaman zaman elime geçiyordu. Bunları bir yapbozun parçaları gibi farklı şekillerde biraraya getirdiğimde, resmin tamamı ortaya çıkmaya başladı. Önce 16,580 Pyk Belady ile çarpanlarını bulmaya başladım:
16,580-2 = 8,290
8,290-2 = 4,145
4,145 - 5 = 829
Çarpanlar 2 x 25 x 829.
18,238 Kraliyet Kübiti:
18,238-2 = 9,119
9,119-2 = 829
Çarpanlar 2 x 11 x 829.
= 829 x 6.25 Fathoıns
= 829 x 20 Pyk Belady
= 829 x 22 Kraliyet Kübiti
= 829 x 25 Coğrafik Kübit
= 829x31.25 Remen
= 829 x 37.5 Coğrafik ayak
= 829x38.5 Mısır ayağı
Pyk Belady ve Kraliyet Kübiti arasındaki orantının 10:11 olmasına dikkat edin. Bunun önemi daha sonra ortaya çıkacak. Tek tek Marlborough dairelerine uygulandıklarında, 829 sayısı birçok ölçü biriminin ortak katı olarak ortaya çıkıyordu: Bu, Stecchini'nin bütün antik ölçü birimlerinin birbirleriyle bağlantılı olduğu teorisini etkin biçimde vurgulamaktadır. Yarıçapların metre olarak uzunluklarını 829'a böldüğümüzde 11.55 metre çıkmaktadır. Yeterince yüksek bir ortak bölenin bu birimleri birleştireceğini söylemek doğru olabilir ama 11.55 metre kadar ufak biri değil.
ÇUBUK VE KÜBİT - 2
Peki bu uzunlukta bu kadar önemli olan neydi? Bu, ne Marlborough Downs dairelerinin ne de kutup meridyeninin gerek yarıçapı gerekse çevre uzunluğu olarak tam sayı vermemektedir. Dünya'nın ekvator çizgisi uzunluğuyla elbette ki bağlantılıdır (829 x 666 x 11.55) ama bu da yeterince yardımcı değildir.
Zaman ölçüsü ve Dünya'nın dönüşüyle ilgili olup olmadığını merak ettim. Stecchini'nin çalışması, geçmişteki insanların Dünya'nın döndüğünü ve hızını bildiklerini gösteriyordu. Buna göre uzaklıkları hesaplamaya çalıştım ama bir yararı olmadı.
Uzun bir süre boyunca, 829 sayısıyla boğuştum. Antik ölçüleri birleştirmesi dışında bir özelliği yok gibi görünüyordu. Bildiğim bütün matematiksel analiz yöntemlerini denedim; sonuç yine başarısızdı. Sonra bir gün, o muhteşem aydınlanış anlarından birini yaşayarak Megalitik Metre'nin yaklaşık 0.829 metre
olduğunu hatırladım. Bu gerçek, her nasılsa daha önce aklıma gelmemişti. Belki de modern bir ölçü birimi olduğu için, metreyi kafamdan tamamen çıkarmıştım. Başlangıçta, kısırdöngü bir tartışma yarattığımı düşünerek bu bağlantıyı kafamdan attım. Birbirleriyle bağlantılı olmaları olanaksız gibi görünüyordu. Ama sonunda, bütün ölçü birimleri arasında bir bağlantı olması gerektiği sonucuna varmaya zorlandım; Profesör Thom'un Megalitik Metre'si, şimdiye dek sözü geçen klasik ve antik Mısır ölçüleri ve tabii ki modern metre.
Fransız Metresi
Stecchini, antik ölçülerin enlem uzunhıklarıyla bağlantılı olduğunu düşünüyordu. Kutuplardaki düzleşme yüzünden, enlem dereceleri değiştikçe aralarındaki uzaklık da değişiyordu. Mısır ve Roma ayak ölçülerin arasında olduğu gibi farkların bu farklı kültür merkezlerindeki enlem uzaklıklarının farklarından kaynaklandığı düşünülüyordu. Örneğin Mısır'da, piramitlerin çoğunun bulunduğu 29. ve 30. enlemler arasındaki uzaklık 110,835 metredir. On iki derece kuzeye kayıldığında, Roma'nın bulunduğu enlem aralığı 111,063 metredir ve iki uzaklık arasında 228 metre fark vardır.
Ancak, Fathom, Pyk Belady, Kraliyet Kübiti, Coğrafik Kübit, Remen, Coğrafik Fit ve Mısır Fiti gibi ölçülerin hepsinin 11.55 metreyle bağlantılı olduğunu gösterdim. Fransız metresi, Kutup enlemi ile Ekvator çizgisi arasındaki uzaklığın onmilyonda biridir. O halde, antik ölçülerle metre nasıl olup da birbirleriyle bağlantılı olabilir? Cevap ortaya çıktığında, oldukça basitti aslında.
Bir eşkenar üçgen içindeki farklı oranları hesaplarken, cevabı buldum. Eşkenar üçgenin bir kenarı 11.55 birim olduğunda, açılardan herhangi birinin tam karşısındaki kenarın ortasına doğru uzaklığının on birim olduğunu farkettim. Temel gözlem terimleriyle ifade etmek gerekirse, eğer tabandan tepeye kadar yükseklik 10 birim alınarak -bu, Kutup enlemıyle Ekvator çizgisi arasındaki uzaklığın onmilyonda biridir- eşkenar bir üçgen çizilirse, üçgenin her bir kenarının uzunluğu 11.55 metre olacaktır.
Bu durumda, antik ölçülerin kutup ile ekvator arasındaki uzaklık temel alınarak ortaya çıktığını söylerken Stecchini haklıydı; ama tam olarak düşündüğü şekilde değil. Bu antik ölçülerdeki gizemli gelenek, bizim bugün yaptığımız gibi direkt ve açık bir uzunluk kullanmak değil -kutupla ekvator arasındaki uzaklık- buna dayanan bir orandı; eşkenar üçgenden ortaya çıkan bir oran.
Bunun için ancak izoterik nedenler düşünebiliriz. Eşkenar üçgenin bir tür sembolik önem taşıdığı bundan yola çıkılarak söylenebilir. Marlborough Downs'daki dairelerde bulduğum ve Büyük Piramit'de görülen üçgen de aynı türdendir. Bu tür üçgenlerin bütün antik ölçü birimleri için bir köşetaşı teşkil ettiği artık kanıtlanmıştır.
Aynı zamanda Fransızlar'ın ilk kez metreyi ortaya çıkaran kültür olmadığını da göstermektedir. Uzak geçmişte bir yerde, kutup ve ekvator arasındaki uzaklığı hesaplayabilen bir uygarlık, on metreye dayanan temel bir ölçü birimi geliştirmişti; bu uzaklığın on milyonda birine. Antik Mısır ve klasik Yunan ölçülerinin hepsi bu kaynaktan ortaya çıkmıştı. Thom tarafından oluşturulan Megalitik Metre ekvator çizgisinin uzunluğuna dayanmakla birlikte, kutup meridyenine dayandırılarak da düşünülebileceğini zaman içinde keşfedecektim. Metre ile Remen ve Pyk Belady gibi böyle antik ölçüler arasındaki bağlantıyı deşifre ederken, bu ölçülerin hepsinin saf geometri kullanarak 11.55 metreden türediği açık hale geldi. (Geometri sözcüğü aynı zamanda 'Dünya'nın ölçüsü' demek olduğu için, bu uygun bir ifadedir.) Daha fazla inceledikçe, başka bir çarpan daha ortaya çıktı. Bir tam sayı değildi ama bütün ölçüleri birleştiriyordu. Bu sayı 2.5 idi:
2.5 oranı, vesica pisces tasarımını kullanan bir daireden ortaya çıkmaktadır. Megalitik Metre de, hâlâ 10 metre temeline sadık kalarak, başka bir şekilde bu kalıba uyarlanabilir. Bu 8.29 metrelik bir uzunluk ortaya çıkarır; ki, bu hâlâ Megalitik Metre elde etmek için ona bölünebilecek bir uzunluktur. Megalitik Metre sadece ekvator çizgisinden değil, kutup meridyeninden de yola çıkılarak oluşturulabilir.
Ölçü Kanunu
Buraya kadar elde ettiğimiz verilere bakarak, antik zamanlarda yaşamış bazı ileri insanların Dünya'nın boyutlarına dayanarak ölçü birimleri belirleyebildiklerini söyleyebiliriz. Bu ancak, Dünya'nın ekvator çevresi ve kutup meridyeninin uzunluğu hesaplanarak yapılabilir. Bulgular şöyle özetlenebilir:
0.829 metreye karşılık gelen Megalitik Metre, hem ekvator çevresine hem de Dünya'nın yarıçapına uyan tam sayı oranı olarak tek ölçü birimidir. Dünya'nın yarıçapında 666 x 1650 x 7 Megalitik Metre, çevre uzunluğunda 666 x 1650 x 22 x 2 Megalitik Metre vardır.
Uzak geçmişin bir noktasında kutup ve ekvator arasındaki uzaklık doğru olarak hesaplanmış, her biri on metreye denk gelen bir milyon parçaya bölünmüştür. Bu standart ölçü, eşkenar bir üçgenin yüksekliği olarak kullanılmış, bunun sonucunda bir kenarı 11.55 metreye denk gelen bir eşkenar üçgen elde edilmiştir. Bu uzunluktan, antik Mısır ölçüleri ve klasik ölçüler türemiştir.
Marlborough Downs'daki dairelerin istatistiki bir anomali değil, bilinçli bir tasarım olduğu artık büyük bir oranda kanıtlanmıştır. Ancak, geçmişteki bir uygarlığın Dünya'nın doğru ölçülerini ve oranlarını bilinenin dışında böyle bir sonuca nasıl ulaştığını incelemeye geçmeden önce, bu ölçü sistemleri üzerine matematik hesaplamalarını bir adım daha öteye götürebiliriz.
İmparatorluk Ölçüleri ve Çevre Uzunluğu
Buraya kadar, yarda, fit ve furlong gibi imparatorluk ölçülerine bakmadık. Ölçü birimleri değişirken, bu ölçüler de yıllar boyunca değişmiştir. Yardanın standart uzunluğu ancak 1824'de belirlenmiştir. Tudor zamanlarında, bir parça daha kısaydı; 35.963 modern inç veya 2.99692 modern fit olarak. Dolayısıyla Tudor fiti, 11.988 modern hiç demektir. İngiliz ölçülerinin kökeni olan Roma İngilteresi'nde, bir fit 11.65 inç kadar kısaydı. Çevirimleri şöyledir:
İmparatorluk Fiti (1824'de belirlenen haliyle) = 12 inç
VII. Henry'nin Fiti = 11.988 inç
Roma İngilteresi Fiti = 11.65 inç
Marlborough dairelerini imparatorluk ölçüleriyle incelediğimizde, çevre uzunluğunda 300'e çok yakın gelen 299.12 furlong olduğunu görünce çok şaşırdım.
Bugün, kökeni antik Mezopotamya'ya dayanan şekilde bir daireyi 360 derece olarak kabul ederiz. Her derece kendi içinde 60 dakikaya, her bir dakika da 60 saniyeye bölünür. Bu da, astronomi gözlemlerinde olduğu gibi zaman ile açısal ölçümler arasında bir bağlantı olduğunu vurgulamaktadır.
360, 6 x 60 demektir. Diğer yandan, 300 ise 5 x 60'dır. Bugün kullandığımız altı temelli açı hesaplamaları genel standart olarak belirlenmiştir, ancak bir dairenin çevresini 360 yerine 300'e bölerek beş temelli de çalışılabileceği düşüncesi vardır.
Zaman ölçüsü ve Dünya'nın dönüşüyle ilgili olup olmadığını merak ettim. Stecchini'nin çalışması, geçmişteki insanların Dünya'nın döndüğünü ve hızını bildiklerini gösteriyordu. Buna göre uzaklıkları hesaplamaya çalıştım ama bir yararı olmadı.
Uzun bir süre boyunca, 829 sayısıyla boğuştum. Antik ölçüleri birleştirmesi dışında bir özelliği yok gibi görünüyordu. Bildiğim bütün matematiksel analiz yöntemlerini denedim; sonuç yine başarısızdı. Sonra bir gün, o muhteşem aydınlanış anlarından birini yaşayarak Megalitik Metre'nin yaklaşık 0.829 metre
olduğunu hatırladım. Bu gerçek, her nasılsa daha önce aklıma gelmemişti. Belki de modern bir ölçü birimi olduğu için, metreyi kafamdan tamamen çıkarmıştım. Başlangıçta, kısırdöngü bir tartışma yarattığımı düşünerek bu bağlantıyı kafamdan attım. Birbirleriyle bağlantılı olmaları olanaksız gibi görünüyordu. Ama sonunda, bütün ölçü birimleri arasında bir bağlantı olması gerektiği sonucuna varmaya zorlandım; Profesör Thom'un Megalitik Metre'si, şimdiye dek sözü geçen klasik ve antik Mısır ölçüleri ve tabii ki modern metre.
Fransız Metresi
Stecchini, antik ölçülerin enlem uzunhıklarıyla bağlantılı olduğunu düşünüyordu. Kutuplardaki düzleşme yüzünden, enlem dereceleri değiştikçe aralarındaki uzaklık da değişiyordu. Mısır ve Roma ayak ölçülerin arasında olduğu gibi farkların bu farklı kültür merkezlerindeki enlem uzaklıklarının farklarından kaynaklandığı düşünülüyordu. Örneğin Mısır'da, piramitlerin çoğunun bulunduğu 29. ve 30. enlemler arasındaki uzaklık 110,835 metredir. On iki derece kuzeye kayıldığında, Roma'nın bulunduğu enlem aralığı 111,063 metredir ve iki uzaklık arasında 228 metre fark vardır.
Ancak, Fathom, Pyk Belady, Kraliyet Kübiti, Coğrafik Kübit, Remen, Coğrafik Fit ve Mısır Fiti gibi ölçülerin hepsinin 11.55 metreyle bağlantılı olduğunu gösterdim. Fransız metresi, Kutup enlemi ile Ekvator çizgisi arasındaki uzaklığın onmilyonda biridir. O halde, antik ölçülerle metre nasıl olup da birbirleriyle bağlantılı olabilir? Cevap ortaya çıktığında, oldukça basitti aslında.
Bir eşkenar üçgen içindeki farklı oranları hesaplarken, cevabı buldum. Eşkenar üçgenin bir kenarı 11.55 birim olduğunda, açılardan herhangi birinin tam karşısındaki kenarın ortasına doğru uzaklığının on birim olduğunu farkettim. Temel gözlem terimleriyle ifade etmek gerekirse, eğer tabandan tepeye kadar yükseklik 10 birim alınarak -bu, Kutup enlemıyle Ekvator çizgisi arasındaki uzaklığın onmilyonda biridir- eşkenar bir üçgen çizilirse, üçgenin her bir kenarının uzunluğu 11.55 metre olacaktır.
Bu durumda, antik ölçülerin kutup ile ekvator arasındaki uzaklık temel alınarak ortaya çıktığını söylerken Stecchini haklıydı; ama tam olarak düşündüğü şekilde değil. Bu antik ölçülerdeki gizemli gelenek, bizim bugün yaptığımız gibi direkt ve açık bir uzunluk kullanmak değil -kutupla ekvator arasındaki uzaklık- buna dayanan bir orandı; eşkenar üçgenden ortaya çıkan bir oran.
Bunun için ancak izoterik nedenler düşünebiliriz. Eşkenar üçgenin bir tür sembolik önem taşıdığı bundan yola çıkılarak söylenebilir. Marlborough Downs'daki dairelerde bulduğum ve Büyük Piramit'de görülen üçgen de aynı türdendir. Bu tür üçgenlerin bütün antik ölçü birimleri için bir köşetaşı teşkil ettiği artık kanıtlanmıştır.
Aynı zamanda Fransızlar'ın ilk kez metreyi ortaya çıkaran kültür olmadığını da göstermektedir. Uzak geçmişte bir yerde, kutup ve ekvator arasındaki uzaklığı hesaplayabilen bir uygarlık, on metreye dayanan temel bir ölçü birimi geliştirmişti; bu uzaklığın on milyonda birine. Antik Mısır ve klasik Yunan ölçülerinin hepsi bu kaynaktan ortaya çıkmıştı. Thom tarafından oluşturulan Megalitik Metre ekvator çizgisinin uzunluğuna dayanmakla birlikte, kutup meridyenine dayandırılarak da düşünülebileceğini zaman içinde keşfedecektim. Metre ile Remen ve Pyk Belady gibi böyle antik ölçüler arasındaki bağlantıyı deşifre ederken, bu ölçülerin hepsinin saf geometri kullanarak 11.55 metreden türediği açık hale geldi. (Geometri sözcüğü aynı zamanda 'Dünya'nın ölçüsü' demek olduğu için, bu uygun bir ifadedir.) Daha fazla inceledikçe, başka bir çarpan daha ortaya çıktı. Bir tam sayı değildi ama bütün ölçüleri birleştiriyordu. Bu sayı 2.5 idi:
2.5 oranı, vesica pisces tasarımını kullanan bir daireden ortaya çıkmaktadır. Megalitik Metre de, hâlâ 10 metre temeline sadık kalarak, başka bir şekilde bu kalıba uyarlanabilir. Bu 8.29 metrelik bir uzunluk ortaya çıkarır; ki, bu hâlâ Megalitik Metre elde etmek için ona bölünebilecek bir uzunluktur. Megalitik Metre sadece ekvator çizgisinden değil, kutup meridyeninden de yola çıkılarak oluşturulabilir.
Ölçü Kanunu
Buraya kadar elde ettiğimiz verilere bakarak, antik zamanlarda yaşamış bazı ileri insanların Dünya'nın boyutlarına dayanarak ölçü birimleri belirleyebildiklerini söyleyebiliriz. Bu ancak, Dünya'nın ekvator çevresi ve kutup meridyeninin uzunluğu hesaplanarak yapılabilir. Bulgular şöyle özetlenebilir:
0.829 metreye karşılık gelen Megalitik Metre, hem ekvator çevresine hem de Dünya'nın yarıçapına uyan tam sayı oranı olarak tek ölçü birimidir. Dünya'nın yarıçapında 666 x 1650 x 7 Megalitik Metre, çevre uzunluğunda 666 x 1650 x 22 x 2 Megalitik Metre vardır.
Uzak geçmişin bir noktasında kutup ve ekvator arasındaki uzaklık doğru olarak hesaplanmış, her biri on metreye denk gelen bir milyon parçaya bölünmüştür. Bu standart ölçü, eşkenar bir üçgenin yüksekliği olarak kullanılmış, bunun sonucunda bir kenarı 11.55 metreye denk gelen bir eşkenar üçgen elde edilmiştir. Bu uzunluktan, antik Mısır ölçüleri ve klasik ölçüler türemiştir.
Marlborough Downs'daki dairelerin istatistiki bir anomali değil, bilinçli bir tasarım olduğu artık büyük bir oranda kanıtlanmıştır. Ancak, geçmişteki bir uygarlığın Dünya'nın doğru ölçülerini ve oranlarını bilinenin dışında böyle bir sonuca nasıl ulaştığını incelemeye geçmeden önce, bu ölçü sistemleri üzerine matematik hesaplamalarını bir adım daha öteye götürebiliriz.
İmparatorluk Ölçüleri ve Çevre Uzunluğu
Buraya kadar, yarda, fit ve furlong gibi imparatorluk ölçülerine bakmadık. Ölçü birimleri değişirken, bu ölçüler de yıllar boyunca değişmiştir. Yardanın standart uzunluğu ancak 1824'de belirlenmiştir. Tudor zamanlarında, bir parça daha kısaydı; 35.963 modern inç veya 2.99692 modern fit olarak. Dolayısıyla Tudor fiti, 11.988 modern hiç demektir. İngiliz ölçülerinin kökeni olan Roma İngilteresi'nde, bir fit 11.65 inç kadar kısaydı. Çevirimleri şöyledir:
İmparatorluk Fiti (1824'de belirlenen haliyle) = 12 inç
VII. Henry'nin Fiti = 11.988 inç
Roma İngilteresi Fiti = 11.65 inç
Marlborough dairelerini imparatorluk ölçüleriyle incelediğimizde, çevre uzunluğunda 300'e çok yakın gelen 299.12 furlong olduğunu görünce çok şaşırdım.
Bugün, kökeni antik Mezopotamya'ya dayanan şekilde bir daireyi 360 derece olarak kabul ederiz. Her derece kendi içinde 60 dakikaya, her bir dakika da 60 saniyeye bölünür. Bu da, astronomi gözlemlerinde olduğu gibi zaman ile açısal ölçümler arasında bir bağlantı olduğunu vurgulamaktadır.
360, 6 x 60 demektir. Diğer yandan, 300 ise 5 x 60'dır. Bugün kullandığımız altı temelli açı hesaplamaları genel standart olarak belirlenmiştir, ancak bir dairenin çevresini 360 yerine 300'e bölerek beş temelli de çalışılabileceği düşüncesi vardır.
ÇUBUK VE KÜBİT - 3
Bu, kişi özellikle beşgen şekiller yaratmak istiyorsa, çok pratiktir. Beşgenin altın anlam oranına uygun olduğunu daha önce görmüştük; o halde, bir dairenin 300 birime bölünmesinin izoterik bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz. Modern furlong, Marlborough dairelerinin çevre uzunluğuna 300 kere eşit şekilde uygulanabilecek bir birimdir. Standart furlong 201.168 metredir, ancak modern furlong ile, 60,171.27 metre/300 = 200.571 bulunur.
Tam olarak uyması için, standart furlong 59.7 santimetre daha kısa olmak zorundadır. Buradan geri dönersek, inç fite (12), fit yardaya (3) ve yarda da furlonga (220) dönüşümlerinde sadık kalındığında, yardanın 2.991 fit veya 11.964 inç kısalması gerekmektedir. Bu da, fiti VII. Henry'nin belirlediğinden 0.0024 inç veya incin yaklaşık 1/42'si kadar kısaltmaktadır. Bu uzunluk pek gözden kaçırılamaz ve ancak daha geniş ölçü birimlerine katlandığında bir kanıt sayılabilir.
Referansımı basitleştirmek için, yeni ölçü birimine Marlborough dairelerinin 1/300 çevresi diyeceğim; yani kısa furlong (KF). Buna karşılık kısa yardamız (KY) ve kısa fitimiz (KFt) olacak.
Furlong
Furlong kelimesi Saxon kökenli olarak "saban uzunluğu" demektir ve sürülmüş toprak şeritlerini ölçmek için kullanılırdı. R. D. Connor'ın The Weights and Measures of England (İngiltere'nin Ağırlık ve Uzunluk Ölçüleri) adlı kitabında yazdıklarına göre, 5.5 yardaya denk gelen "rod"dan türemiştir. Kırk rod bir furlongdur. Diğer otoriteler furlong ölçüsünün kökeni için başka kaynaklar gösterirler ama bir acre ile bağlantılı olduğu için (1 furlong x 4 rod = l acre) genellikle tarım ve arsa ölçümlerinde kullanıldığı kabul edilmiştir. Roma "stade"i ile de bağlantısı vardır; çünkü sekiz stade bir Roma mili ederken, sekiz furlong da bir imparatorluk miline denk gelir. Ancak 658 fitten sadece biraz uzun olan kısa furlong, yalnızca 600 fit eden stade ile uymaz.
Rod
R. D. Connor'ın temel İngiliz birimlerinden biri olduğuna inandığı rod, Sakson kelimesi olan "gyrd"den türemiştir. Yerel farklardaki küçük kaymalardan dolayı, antik ölçülerde tutarlılık sağlamak çok zordur. Daha önce gördüğümüz gibi, imparatorluk ölçülerinin resmi boyutları bile 500 yıl boyunca değişmiştir; ki, eski binalar ölçümlendiğinde bu kolayca görülebilir. Rod için iki köken düşünülmektedir; biri, 0.333 metre gelen Drusian fiti ve diğeri de, 9.9 inç ya da 0.2515 metre gelen doğal fittir.
Kısa furlongun orijinal doğru ölçü olduğunu kabul edersek, bu da kısa rodu 5.014 metre kılacak demektir (200.5709 - 40 = 5.014 metre). Eğer kabul edilen Drusian fiti ve doğal fiti doğruysa, o zaman kısa rodu böldüğümüzde şu durum ortaya çıkmaktadır:
l rod - l Drusian fiti = 15.06 (5.014 - 0.333 = 15.06)
l rod- l doğal fit = 19.976(5.014-0.251 = 19.976)
Bu kesirlerin ikisi de tam sayıya yakındır. Bu ölçüleri doğrulamak için Drusian fitini 15'e, doğal fiti de 20'ye yuvarladığımızda, Drusian fiti bir milimetrede 0.334
metre artacak ve doğal fit de 0.8 mm. başına 0.2507 metre azalacaktır. Bu da, iki ölçü için mantıklı hata paylarıdır. Aslında, bu hafifçe ayarlanmış Drusian fiti ve doğal fit, ayarlanmamış ölçülerin standart imparatorluk roduna uyduğundan daha iyi bir şekilde kısa roda uymaktadırlar. Bu da, kısa furlongun kullanılmış olduğu savını desteklemektedir.
Diğer bir deyişle, İngiliz İmparatorluk standartlarında ortaya çıkmış olan değişikliklerden dolayı, Marlborough Downs'daki dairelerin çevresini 300 eşit parçaya bölen bir ölçü birimine inanmak oldukça mantıklıdır; adına kısa furlong dediğimiz ölçü birimine.
Megalitik Metre ve Kısa Furlong
Kısa furlongu 200.5709 metre, Marlborough Downs'daki dairelerin üçyüzde biri olarak kabul ederken, megalitik metre ile olan önemli bir bağlantısı açığa çıkmaktadır. Daire çevresinde 72,600 megalitik metre vardır (72,600 - 300 = 242). Diğer bir deyişle;
l kısa furlong (KP) = 242 megalitik metre.
Bu önemlidir; çünkü 242'nin çarpanları şunlardır: 11 x 22 veya 11 x 11 x 2.
Bir modem furlongda 220 imparatorluk yardası vardır. 220'nin çarpanları
şunlardır: 10 x 22 veya 11 x 10 x 2.
Bu durumda, megalitik metre ve kısa imparatorluk yardası arasında 10:11 şeklinde bir orantı vardır. Bu, daha önce sözü geçen iki Mısır ölçü birimi Pyk Belady ve Kraliyet Kübiti arasındaki orantıyla aynıdır.
10:11, alan ve hacim hesaplamaları yapılırken önemli bir orantıdır. Ve Stecchini'ye göre, aralarında benzer orantılar bulunan ölçü birimleri antik dünyada yaygın biçimde kullanılmıştır. Ayrıca, megalitik metre ve kısa furlong, Dünya'nın ekvator çevresinin tam sayı kesirlerini veren ölçü birimleridir.
Kısa Furlong ve Ekvator Çevresi
Dünya'nın ekvator çizgisi uzunluğunu hesaplamak için kısa furlongu kullandığımızda, ilginç bir durum daha ortaya çıkmaktadır. Ekvator üzerindeki her boylam derecesinin arasındaki uzaklık 69.170971 mildir (24,901.55 - 36069.170971). Bunu kısa furlonga böldüğümüzde tam olarak 555 sayısını bulmaktayız. Yani; l derece ekvatoral boylam = 555 kısa furlong. 555'in çarpanları 37 x 15'dir ve bunda çarpanları 37 x 18 olan 666 sayısının bir yansımasını görmekteyiz. Aradaki orantı 18'e 15 veya 5:6'dır. Bu orantı (5:6), megalitik mühendislerin kullandıkları gözlem sistemlerini araştırmaya başladığımda önemini göstermişti.
Enlem ve Boylam
Dünya'nın biçimi yüzünden, ekvator çizgisi üzerindeki boylamlar arasındaki mesafe, diğer enlemlerde olduğundan fazladır. Ancak, ekvatordan kutuplara doğru uzaklaştıkça, her bir enlem genişliği artmaktadır. Bunun yanı sıra, İngiltere'deki Hadrian's Wall'un bulunduğu 55. enlemde enlem ve boylam genişlikleri aynıdır. Burada, bir derece enlem ve bir derece boylam arasındaki uzaklık tam olarak 555 kısa furlongdur. Dünya'da enlem ve boylam derecelerinin aynı olduğu -55. paralel- noktanın aynı zamanda 555 sayısıyla bir bağlantısı olması bir tesadüf müdür acaba? Sanmıyorum.
Bütün bu bağlantılar, Stecchini'nin su aktarımını desteklemektedir: Antik coğrafi üzerine yaptığım araştırmalara dayanarak, klasik Yunan'dan binlerce yıl önce hu gezegen üzerinde ileri derecede astronomi ve matematik bilgisine sahip insanların yaşamış olduğuna kesinlikle inanıyorum.
Benim araştırmalarım da bu noktayı güçlendirmektedir. Marlborough Downs'daki ikiz daireler üzerine yaptığım araştırmalardan ortaya çıkan gerçeklerin bir tesadüf olması mümkün müdür? Bilinçli olarak yaratılmış oldukları kesinlikle açıktır. Bunun neden ve nasıl olduğunu bulmak da, bir sonraki mücadelemdi.
Marlborough Downs'daki dairelerin yarıçapı için 9.6 kilometrenin (6 mil) altında bir birim seçerek, bu şekillerin yaratıcıları megalitik metre ve diğer antik ölçüleri Dünya'nın yarıçapına, ekvator çevresine ve kutup meridyenine bağlayarak bunlar arasında uyumlu bir bağlantı kurmuşlardı. Bu hayret verici bir başarıdır ve Dünya'nın boyutlarının tam olarak anlaşıldığını göstermektedir.
Bu iki daire, yaratıcılarının derin bir matematik bilgisi olduğunu bize söylemektedirler. Bu, sakladıkları gizemleri çözebilecek beceriye sahip gelecek kuşaklarca çözülmeyi bekleyen geçmişten gelen şifreli bir mesaja benzemektedir. Bunun, Dünya'nın ekvator çevresinin l/666'ı olduğunu kabul etmeye karar vererek yaptığım araştırmalar sonucunda bulduklarım da bütün bu yargıları desteklemektedir.
Daha önce yaptığım nefes kesici keşiflere karşın, daha bir dizi ciddi sorunla yüzleşmek zorundaydım. Marlborough Downs'daki ikiz dairenin bilinçli olarak yaratıldığından emindim ama bunun nasıl gerçekleştiğini hâlâ bulmak zorundaydım. M.Ö. 2800 yıllarında yaratılan altın sanat eserleri hakkında türlü kanıtlar vardır ama bronz, ondan yüzlerce yıl sonra M.Ö. 2500'lere kadar görünmemiştir.
Bu durumda, megalitik daireleri yapanların elinde metal araçlar yoktu. Bu yeryüzü şekillerini yaratmak için en basit araçlarını (ölçüm sopası gibi) kullanmak zorundaydılar. Bir sonraki adımım, bu antik İngiliz gözlemcilerin tekniklerini araştırmak olmalıydı.
Tam olarak uyması için, standart furlong 59.7 santimetre daha kısa olmak zorundadır. Buradan geri dönersek, inç fite (12), fit yardaya (3) ve yarda da furlonga (220) dönüşümlerinde sadık kalındığında, yardanın 2.991 fit veya 11.964 inç kısalması gerekmektedir. Bu da, fiti VII. Henry'nin belirlediğinden 0.0024 inç veya incin yaklaşık 1/42'si kadar kısaltmaktadır. Bu uzunluk pek gözden kaçırılamaz ve ancak daha geniş ölçü birimlerine katlandığında bir kanıt sayılabilir.
Referansımı basitleştirmek için, yeni ölçü birimine Marlborough dairelerinin 1/300 çevresi diyeceğim; yani kısa furlong (KF). Buna karşılık kısa yardamız (KY) ve kısa fitimiz (KFt) olacak.
Furlong
Furlong kelimesi Saxon kökenli olarak "saban uzunluğu" demektir ve sürülmüş toprak şeritlerini ölçmek için kullanılırdı. R. D. Connor'ın The Weights and Measures of England (İngiltere'nin Ağırlık ve Uzunluk Ölçüleri) adlı kitabında yazdıklarına göre, 5.5 yardaya denk gelen "rod"dan türemiştir. Kırk rod bir furlongdur. Diğer otoriteler furlong ölçüsünün kökeni için başka kaynaklar gösterirler ama bir acre ile bağlantılı olduğu için (1 furlong x 4 rod = l acre) genellikle tarım ve arsa ölçümlerinde kullanıldığı kabul edilmiştir. Roma "stade"i ile de bağlantısı vardır; çünkü sekiz stade bir Roma mili ederken, sekiz furlong da bir imparatorluk miline denk gelir. Ancak 658 fitten sadece biraz uzun olan kısa furlong, yalnızca 600 fit eden stade ile uymaz.
Rod
R. D. Connor'ın temel İngiliz birimlerinden biri olduğuna inandığı rod, Sakson kelimesi olan "gyrd"den türemiştir. Yerel farklardaki küçük kaymalardan dolayı, antik ölçülerde tutarlılık sağlamak çok zordur. Daha önce gördüğümüz gibi, imparatorluk ölçülerinin resmi boyutları bile 500 yıl boyunca değişmiştir; ki, eski binalar ölçümlendiğinde bu kolayca görülebilir. Rod için iki köken düşünülmektedir; biri, 0.333 metre gelen Drusian fiti ve diğeri de, 9.9 inç ya da 0.2515 metre gelen doğal fittir.
Kısa furlongun orijinal doğru ölçü olduğunu kabul edersek, bu da kısa rodu 5.014 metre kılacak demektir (200.5709 - 40 = 5.014 metre). Eğer kabul edilen Drusian fiti ve doğal fiti doğruysa, o zaman kısa rodu böldüğümüzde şu durum ortaya çıkmaktadır:
l rod - l Drusian fiti = 15.06 (5.014 - 0.333 = 15.06)
l rod- l doğal fit = 19.976(5.014-0.251 = 19.976)
Bu kesirlerin ikisi de tam sayıya yakındır. Bu ölçüleri doğrulamak için Drusian fitini 15'e, doğal fiti de 20'ye yuvarladığımızda, Drusian fiti bir milimetrede 0.334
metre artacak ve doğal fit de 0.8 mm. başına 0.2507 metre azalacaktır. Bu da, iki ölçü için mantıklı hata paylarıdır. Aslında, bu hafifçe ayarlanmış Drusian fiti ve doğal fit, ayarlanmamış ölçülerin standart imparatorluk roduna uyduğundan daha iyi bir şekilde kısa roda uymaktadırlar. Bu da, kısa furlongun kullanılmış olduğu savını desteklemektedir.
Diğer bir deyişle, İngiliz İmparatorluk standartlarında ortaya çıkmış olan değişikliklerden dolayı, Marlborough Downs'daki dairelerin çevresini 300 eşit parçaya bölen bir ölçü birimine inanmak oldukça mantıklıdır; adına kısa furlong dediğimiz ölçü birimine.
Megalitik Metre ve Kısa Furlong
Kısa furlongu 200.5709 metre, Marlborough Downs'daki dairelerin üçyüzde biri olarak kabul ederken, megalitik metre ile olan önemli bir bağlantısı açığa çıkmaktadır. Daire çevresinde 72,600 megalitik metre vardır (72,600 - 300 = 242). Diğer bir deyişle;
l kısa furlong (KP) = 242 megalitik metre.
Bu önemlidir; çünkü 242'nin çarpanları şunlardır: 11 x 22 veya 11 x 11 x 2.
Bir modem furlongda 220 imparatorluk yardası vardır. 220'nin çarpanları
şunlardır: 10 x 22 veya 11 x 10 x 2.
Bu durumda, megalitik metre ve kısa imparatorluk yardası arasında 10:11 şeklinde bir orantı vardır. Bu, daha önce sözü geçen iki Mısır ölçü birimi Pyk Belady ve Kraliyet Kübiti arasındaki orantıyla aynıdır.
10:11, alan ve hacim hesaplamaları yapılırken önemli bir orantıdır. Ve Stecchini'ye göre, aralarında benzer orantılar bulunan ölçü birimleri antik dünyada yaygın biçimde kullanılmıştır. Ayrıca, megalitik metre ve kısa furlong, Dünya'nın ekvator çevresinin tam sayı kesirlerini veren ölçü birimleridir.
Kısa Furlong ve Ekvator Çevresi
Dünya'nın ekvator çizgisi uzunluğunu hesaplamak için kısa furlongu kullandığımızda, ilginç bir durum daha ortaya çıkmaktadır. Ekvator üzerindeki her boylam derecesinin arasındaki uzaklık 69.170971 mildir (24,901.55 - 36069.170971). Bunu kısa furlonga böldüğümüzde tam olarak 555 sayısını bulmaktayız. Yani; l derece ekvatoral boylam = 555 kısa furlong. 555'in çarpanları 37 x 15'dir ve bunda çarpanları 37 x 18 olan 666 sayısının bir yansımasını görmekteyiz. Aradaki orantı 18'e 15 veya 5:6'dır. Bu orantı (5:6), megalitik mühendislerin kullandıkları gözlem sistemlerini araştırmaya başladığımda önemini göstermişti.
Enlem ve Boylam
Dünya'nın biçimi yüzünden, ekvator çizgisi üzerindeki boylamlar arasındaki mesafe, diğer enlemlerde olduğundan fazladır. Ancak, ekvatordan kutuplara doğru uzaklaştıkça, her bir enlem genişliği artmaktadır. Bunun yanı sıra, İngiltere'deki Hadrian's Wall'un bulunduğu 55. enlemde enlem ve boylam genişlikleri aynıdır. Burada, bir derece enlem ve bir derece boylam arasındaki uzaklık tam olarak 555 kısa furlongdur. Dünya'da enlem ve boylam derecelerinin aynı olduğu -55. paralel- noktanın aynı zamanda 555 sayısıyla bir bağlantısı olması bir tesadüf müdür acaba? Sanmıyorum.
Bütün bu bağlantılar, Stecchini'nin su aktarımını desteklemektedir: Antik coğrafi üzerine yaptığım araştırmalara dayanarak, klasik Yunan'dan binlerce yıl önce hu gezegen üzerinde ileri derecede astronomi ve matematik bilgisine sahip insanların yaşamış olduğuna kesinlikle inanıyorum.
Benim araştırmalarım da bu noktayı güçlendirmektedir. Marlborough Downs'daki ikiz daireler üzerine yaptığım araştırmalardan ortaya çıkan gerçeklerin bir tesadüf olması mümkün müdür? Bilinçli olarak yaratılmış oldukları kesinlikle açıktır. Bunun neden ve nasıl olduğunu bulmak da, bir sonraki mücadelemdi.
Marlborough Downs'daki dairelerin yarıçapı için 9.6 kilometrenin (6 mil) altında bir birim seçerek, bu şekillerin yaratıcıları megalitik metre ve diğer antik ölçüleri Dünya'nın yarıçapına, ekvator çevresine ve kutup meridyenine bağlayarak bunlar arasında uyumlu bir bağlantı kurmuşlardı. Bu hayret verici bir başarıdır ve Dünya'nın boyutlarının tam olarak anlaşıldığını göstermektedir.
Bu iki daire, yaratıcılarının derin bir matematik bilgisi olduğunu bize söylemektedirler. Bu, sakladıkları gizemleri çözebilecek beceriye sahip gelecek kuşaklarca çözülmeyi bekleyen geçmişten gelen şifreli bir mesaja benzemektedir. Bunun, Dünya'nın ekvator çevresinin l/666'ı olduğunu kabul etmeye karar vererek yaptığım araştırmalar sonucunda bulduklarım da bütün bu yargıları desteklemektedir.
Daha önce yaptığım nefes kesici keşiflere karşın, daha bir dizi ciddi sorunla yüzleşmek zorundaydım. Marlborough Downs'daki ikiz dairenin bilinçli olarak yaratıldığından emindim ama bunun nasıl gerçekleştiğini hâlâ bulmak zorundaydım. M.Ö. 2800 yıllarında yaratılan altın sanat eserleri hakkında türlü kanıtlar vardır ama bronz, ondan yüzlerce yıl sonra M.Ö. 2500'lere kadar görünmemiştir.
Bu durumda, megalitik daireleri yapanların elinde metal araçlar yoktu. Bu yeryüzü şekillerini yaratmak için en basit araçlarını (ölçüm sopası gibi) kullanmak zorundaydılar. Bir sonraki adımım, bu antik İngiliz gözlemcilerin tekniklerini araştırmak olmalıydı.
ANTİK BAĞLANTI - 1
İngiltere ve Mısır arasındaki bağlantı, tek bir kültürel kökenden ortaya çıktıkları şeklinde de açıklanabilir.
Avebury, Silbury Bill ve Sanctuary (Avebury sokaklarından birinin sonunda yer alan taş ve ağaç dairesi) gibi anıtların radyokarbon tarihlerine bakarak, Marlborough Downs'daki ikiz dairenin M.Ö. 3000'lerde yapıldığından emin olabiliriz. Silbury Hill M.Ö. 2750, Sanctuary ise M.Ö. 2900'leri işaret etmektedir. Projenin meyvelerini vermesi için başlangıç tarihi olarak M.Ö. 3000 'leri almak oldukça mantıklıdır.
Bu dönem, M.Ö. 3. binyılın başlarında gerçekleşen kültürel sıçramayla aynı tarihe rastlamaktadır; bu dönemde Orkney Islands'daki Stennes Taşları'ndan Wiltshire'daki Stonehenge'e (iki yapı birbirinden 840 kilometre uzaklıktadır) İrlanda'daki Newgrange Co. Meath ve Cumbria'daki Castle Rigg'e kadar birçok önemli megalitik yapı inşa edilmiştir.
Bütün kanıtlar, Marlborough Downs'daki yeryüzü şekillerinin yapılmasının bu kültürel hareketin bir parçası olduğunu göstermektedir. Şimdi bunun İngiliz Adaları'ndaki fikir birikimlerinin sonucu olan tesadüfi bir gelişim mi olduğunu, yoksa başka bir yerden mi etkilendiğini bulmak zorundayız.
İklim Değişiklikleri
Yeryüzü dairelerinin mühendislerinin kökenine ait kanıtları düşünmeden önce, M.Ö. 3000 tarihlerinde gerçekleşen 100 yıllık bir iklim değişikliğinden bahsetmemiz gereklidir. Bu ani değişim Avrupa'yı ciddi şekilde etkilemiş ve muhtemelen dünya çapında bir fenomen olmuştur.
Dünya'nın 100,000 yıl önceki iklimini incelemek heyecanlı bir konudur. Birçok bilimsel disiplinin ilgisini çekmektedir. O kadar antik çağlardan günümüze meteorolojik kayıtlar kalamayacağına göre, belli bir günde havanın nasıl olduğunu söylemek olanaksızdır. Ancak, bir iklim periyodundan diğerine geçişi açığa çıkarmak mümkündür. Bu büyük resim; arkeoloji, radyokarbon tarih yöntemi, jeoloji, polen analizi, ağaç halkaları tarih yöntemi, okyanus tortuları,göl tortuları, buzul özleri, izotop ölçümleri, fosilleşmiş böcek kalıntıları ve benzerlerinden elde edilen parçaların biraraya gelmesinden oluşmaktadır.
Şu anda M.Ö. 15.000 yıllarında son bulan Buzul Çağı'na göre çok daha ılıman bir iklimde yaşamaktayız. Bu tarih, buzulların bir gecede çekilmediğini açıkça göstermektedir. Sonraki birkaç binyıl boyunca küçük değişimler olmuştur ve özellikle M.Ö. 8000-5000 yılları arasında hızlı bir ısınma yaşanmıştır. M.Ö. 5000 yıllarında, iklim bugün "Atlantik" periyodu olarak bilinen durumuna gelmiş, Avrupa ve Kuzey Amerika bugünkünden 1-3 derece daha sıcak olmuştur.
W. Wendland ve R. Bryson, Journal of Quarternary Research dergisinde 1974'de yazdıkları yazıda, geniş incelemeler sonucunda buzul çağı sonrası iklim değişiminde beş önemli dönem göstermişlerdir; bu dönemler kültürel değişimdeki beş önemli döneme denk gelmektedir. Bu iki fenomen arasında bir bağlantı olduğu açıktır.
Mısır hanedanlarının başladığı ve İngiltere'deki taş dairelerinin ortaya çıktığı döneme denk gelen tarihlerde, M.Ö. 3000 yıllarında ani bir iklim değişikliği gerçekleşmiştir. Bu tarihten önce Mısır ve Kuzey Afrika bugünkünden çok daha nemli bir iklime sahipti. Örneğin; M.Ö. 3000'den önceki binyılda, Sahra Çölü'ndeki Cad Gölü, bugünkünden 30-40 metre daha derindi ve bu da bütün bölgedeki yağış oranının o zamanlarda çok daha fazla olduğunu göstermektedir.
Daha önce de gördüğümüz gibi, erozyon kalıplarından aldığımız bilgiler Sfenks'in bu daha nemli dönemde tamamlandığını göstermektedir. M.Ö. 3000'lerden beri, Sfenks'in etrafında geniş su erozyonlarına dair izlere rastlanmamıştır. Sfenks'in hanedanlar döneminden çok daha önce tamamlandığını kabul etmek istemedikleri için, bu konu Mısır bilimcilerinin kafasını karıştırmaktadır. Oysa piramitlerin dış yüzeyindeki aşınma izleri, bu anıtlar hakkında Ortodoks bilim adamlarının savunduğuna uygun şekilde herhangi bir su erozyonu kalıntısına rastlanmamaktadır.
Alp Dağları'nda da M.Ö. 3000 yıllarındaki iklim değişikliğine ait izlere rastlanmıştır. Bu, ilk kanıtın keşfedildiği Val Piora'nın ardından Piora Oscillation olarak tanınmıştır. Burada yapılan polen analizleri, soğuk bir döneme işaret etmektedir. Profesör H. H. Lamb, Climate, History and the Modern World (İklim, Tarih ve Modern Dünya) adlı kitabında şöyle demektedir:
Bu daha soğuk dönem oldukça kısa, en fazla dörtyüz yıl sürmüş gibi görünmektedir. Fakat izleri ya da bitki örtüsündeki değişim, Alaska'ya, Colombian Andes'in yukarı ormanlık sınırlarına ve Kenya dağlarına kadar yayılmıştır. Küresel düzende belirgin bir değişim olduğu kesindir. Dahası; bu, buzul çağının ardından gelen en sabit ılık iklimin sonuna denk gelmektedir... Atlantis iklimi denen dönemin sonuna.
Avustralya kadar uzak bir yerde bulunan ve aynı dönemde güçlü bir iklim değişimi gerçekleştiğini gösteren kanıtlar, dünya çapında bir değişim yaşandığı kavramını desteklemektedir. Bu sarsıntılar, M.Ö. 1000 yıllarında yerleşip "subboreal" denen haline gelene kadar birkaç asır sürmüştür.
Bu dönemi özetlemek için Profesör Lamb şöyle demektedir:
Farklı zaman dilimlerinde farklı insanlar, eski zamanlardaki bir Altın Çağ'dan bahsetmişlerdir. Bu kavram, antik Yunan ve Roma edebiyatının yanında başka kültürlerde de karşımıza çıkmaktadır. Genellikle toplumun idealize olmuş halini anlatır ama bazen İncil'deki Cennet Bahçesi'nde olduğu gibi kayıp bir kara parçasından da bahsedilir.
Bu, kitabın değişime uğradığı konusundaki mitlerden bazıları olabilir. Çok yüksek bir uygarlığın varlığı ve yokoluşuna ait bildirilen zaman, farklı bölgelerde elbette ki tutarlılık göstermemektedir. Ancak Afrika ve Arap çölleri civarında yaklaşık M.Ö. 3000 yıllarında'büyük bir nüfus azalması yaşandığı kesin gibidir.
Lamb, bu tarihlerde İngiltere'de de benzer bir şeyin gerçekleştiğini söyleyebilirdi. İngiltere'deki megalitik yapılarda olduğu kadar, bu dönemde tarımda da önemli değişimler olmuştur. M.Ö. 4. binyılın sonlarına kadar, yüksek tepelerde ve sürülen tarlalarda ağaç bulunmuyordu ama bu süreç aniden tersine döndü ve doğal bitki örtüsü ortaya çıkmaya başladı.
M.Ö. 3200'lerden 2970'lere kadar, insan aktivitelerinde bir azalma vardı ve bu döneme ait radyokarbon bulguları aynı azalmayı göstermektedir. Bu, söz konusu dönemde insanların bir felaketle karşı karşıya kaldığına işaret etmektedir. Ayrıca tarımdan hayvancılığa geçiş de söz konusudur. Prehistoric Avebury'nin yazan Aubrey Burl, şöyle demektedir:
M.Ö. 3250 ve M.Ö. 2650 yılları arasında kalan zaman, güney İngiltere'de çok az kişinin sağ kalabildiği tarihöncesi bir "Karanlık Çağ"a işaret etmektedir... Carbon-14 yöntemiyle kesin olarak tarihlendirilen metinlerden elde edilen kanıtlar, böyle bir gerilemeyi göstermektedir... bu kanıtlara göre M.Ö. 4450'lerde güney ve doğu İngiltere'de büyüyen hareketler vardı ama M.Ö. 3100 ve M.Ö. 2850 yılları arasında bir yerde aniden belirgin bir gerileme ve nüfusta hızlı bir düşüş başladı.
Bu ani değişimin nedeni belirsizdir ama muhtemelen dünyanın her yerinde görülen ani iklim değişiminden kaynaklanmaktadır. Ancak, nüfustaki bu düşüş aynı zamanda Avrupa'daki en etkileyici Neolitik anıtların bazılarının dikildiği tarihlere Taslamaktadır. O halde bağlantı nedir?
Yirminci yüzyılın başlarından yakın zamana kadar, İngiltere'deki kültürel gelişimin Orta Doğu ve Akdeniz'den yayılan fikirlerden kaynaklandığına inanılıyordu. Fakat radyokarbon bulguları, İngiltere'deki Neolitik anıtların Crete ve Akdeniz'deki diğer her yerdeki gelişim periyodundan önceki tarihlere rasladığmı göstermektedir. Bu yeni fikirlerin nereden kaynaklandığına dair belirgin bulgular olmadığı gibi difüzyon kavramı terkedilmiş ve şimdi bütün bunlar İngiltere'deki ani gelişimin bir parçası olarak görülmeye başlanmıştır.
Marlborough Daireleri'ndeki Çelişki
Marlborough Downs'daki yeryüzü şekillerinin varlığı, İngiltere'deki kültürel gelişim hakkında bazı çelişkiler ortaya çıkarmaktadır. Wiltshire'daki bütün anıtlar arasında kısa tarihsel boşluklar vardır ve bu da, daha önceki hiçbir şeye benzemeyen bir kavramı vurgulamaktadır. Ancak Wiltshire bu konuda yalnız değildir. İrlanda'daki Newgrange kadar uzak yerler ve Orkney Adaları'ndaki Maes Howe da aynı kültürel damgaları taşımaktadır.
Bu anıtlarda görülen inşa tekniklerinin becerisi (yaz ortası gündoğumu ve günbatımına uygun düşmeleri gibi), diğer örneklerde görülmeyen bir yüksek bilgiye işaret etmektedir. Ayrıca bunlar, İngiliz Adaları'ndaki en eski dairesel yapılardır.
Bu anıtların aynı zamanda daha büyük yeryüzü şekillerinin parçaları olup olmadığını anlamak üzere diğer yapılar üzerinde yeterince derin inceleme yapmadım. Ama içlerinden birinin en azından Marlborough Downs'daki ikisiyle aynı boyutlarda olduğunu biliyorum. Bu daire İngiltere'nin Cotswold yöresinde bulunmaktadır ve çevre çizgisi üzerinde, diğer yapıların yanında, Rollright taş dairesi de bulunmaktadır.
Üçüncü daire hakkında burada bilgi vermiyorum, çünkü Marlborough Downs'daki dairelerin başlı başına incelenmeyi hakettiğine inanıyorum. Ama aynı zamanda şekillerin ilk bakışta farkedilmemelerine karşın bilinçli olarak yaratıldıklarının da farkındayım. Ancak, yeterince zaman verilir ve daha fazla çalışına yapılırsa, daha başka yeryüzü şekillerinin de ortaya çıkacağından eminim.
Dairesel anıtların yerlerini incelemek, ülkenin genellikle batı yarısında yer aldıklarını ve hatta doğu yarısında sadece bir tane bulunduğunu göstermektedir. İskoçya'nın doğu kıyısında yer alan Aberdeenshire, İngiliz Adaları'ndaki en büyük taş dairelerinden biridir.
Outer Hebrides'daki Callanish gibi ada yapılarına ancak denizden ulaşılabilir. Ayrıca İskoçya'nın kuzeyinden deniz yoluyla İrlanda ve Fransa'nın batı kıyısıyla İber yarımadasında da benzer yapılar bulunmaktadır. Olanaksız görünmekle birlikte, M.Ö. 3000 yıllarında bir grup insanın doğudan değil batıdan akın ederek önce İrlanda'ya geldikleri ve buradan İngiliz Adaları'nın batı yarısına yayıldıklarını düşünmek tek mantıklı açıklama olacaktır. Ama bu insanlar nereden gelmişlerdi?
Aynı dönemde Mısır hanedanlarının sofıstik kozmoloji, yazılı bir dil ve sanatsal beceriler gibi ani sıçrayışları gerçekleşmiştir. Bazı otoriteler İngiltere'deki anıtların ortaya çıkışını özgün bir gelişmeye bağlarken, diğerleri kültürün İndus ve Euphrates bölgesindeki insanlardan etki aldığını savunmaktadırlar. Profesör Emery tarafından ortaya atılan üçüncü bir alternatif ise, henüz keşfedilmemiş başka bir yerden etki aldıklarıdır.
Avebury, Silbury Bill ve Sanctuary (Avebury sokaklarından birinin sonunda yer alan taş ve ağaç dairesi) gibi anıtların radyokarbon tarihlerine bakarak, Marlborough Downs'daki ikiz dairenin M.Ö. 3000'lerde yapıldığından emin olabiliriz. Silbury Hill M.Ö. 2750, Sanctuary ise M.Ö. 2900'leri işaret etmektedir. Projenin meyvelerini vermesi için başlangıç tarihi olarak M.Ö. 3000 'leri almak oldukça mantıklıdır.
Bu dönem, M.Ö. 3. binyılın başlarında gerçekleşen kültürel sıçramayla aynı tarihe rastlamaktadır; bu dönemde Orkney Islands'daki Stennes Taşları'ndan Wiltshire'daki Stonehenge'e (iki yapı birbirinden 840 kilometre uzaklıktadır) İrlanda'daki Newgrange Co. Meath ve Cumbria'daki Castle Rigg'e kadar birçok önemli megalitik yapı inşa edilmiştir.
Bütün kanıtlar, Marlborough Downs'daki yeryüzü şekillerinin yapılmasının bu kültürel hareketin bir parçası olduğunu göstermektedir. Şimdi bunun İngiliz Adaları'ndaki fikir birikimlerinin sonucu olan tesadüfi bir gelişim mi olduğunu, yoksa başka bir yerden mi etkilendiğini bulmak zorundayız.
İklim Değişiklikleri
Yeryüzü dairelerinin mühendislerinin kökenine ait kanıtları düşünmeden önce, M.Ö. 3000 tarihlerinde gerçekleşen 100 yıllık bir iklim değişikliğinden bahsetmemiz gereklidir. Bu ani değişim Avrupa'yı ciddi şekilde etkilemiş ve muhtemelen dünya çapında bir fenomen olmuştur.
Dünya'nın 100,000 yıl önceki iklimini incelemek heyecanlı bir konudur. Birçok bilimsel disiplinin ilgisini çekmektedir. O kadar antik çağlardan günümüze meteorolojik kayıtlar kalamayacağına göre, belli bir günde havanın nasıl olduğunu söylemek olanaksızdır. Ancak, bir iklim periyodundan diğerine geçişi açığa çıkarmak mümkündür. Bu büyük resim; arkeoloji, radyokarbon tarih yöntemi, jeoloji, polen analizi, ağaç halkaları tarih yöntemi, okyanus tortuları,göl tortuları, buzul özleri, izotop ölçümleri, fosilleşmiş böcek kalıntıları ve benzerlerinden elde edilen parçaların biraraya gelmesinden oluşmaktadır.
Şu anda M.Ö. 15.000 yıllarında son bulan Buzul Çağı'na göre çok daha ılıman bir iklimde yaşamaktayız. Bu tarih, buzulların bir gecede çekilmediğini açıkça göstermektedir. Sonraki birkaç binyıl boyunca küçük değişimler olmuştur ve özellikle M.Ö. 8000-5000 yılları arasında hızlı bir ısınma yaşanmıştır. M.Ö. 5000 yıllarında, iklim bugün "Atlantik" periyodu olarak bilinen durumuna gelmiş, Avrupa ve Kuzey Amerika bugünkünden 1-3 derece daha sıcak olmuştur.
W. Wendland ve R. Bryson, Journal of Quarternary Research dergisinde 1974'de yazdıkları yazıda, geniş incelemeler sonucunda buzul çağı sonrası iklim değişiminde beş önemli dönem göstermişlerdir; bu dönemler kültürel değişimdeki beş önemli döneme denk gelmektedir. Bu iki fenomen arasında bir bağlantı olduğu açıktır.
Mısır hanedanlarının başladığı ve İngiltere'deki taş dairelerinin ortaya çıktığı döneme denk gelen tarihlerde, M.Ö. 3000 yıllarında ani bir iklim değişikliği gerçekleşmiştir. Bu tarihten önce Mısır ve Kuzey Afrika bugünkünden çok daha nemli bir iklime sahipti. Örneğin; M.Ö. 3000'den önceki binyılda, Sahra Çölü'ndeki Cad Gölü, bugünkünden 30-40 metre daha derindi ve bu da bütün bölgedeki yağış oranının o zamanlarda çok daha fazla olduğunu göstermektedir.
Daha önce de gördüğümüz gibi, erozyon kalıplarından aldığımız bilgiler Sfenks'in bu daha nemli dönemde tamamlandığını göstermektedir. M.Ö. 3000'lerden beri, Sfenks'in etrafında geniş su erozyonlarına dair izlere rastlanmamıştır. Sfenks'in hanedanlar döneminden çok daha önce tamamlandığını kabul etmek istemedikleri için, bu konu Mısır bilimcilerinin kafasını karıştırmaktadır. Oysa piramitlerin dış yüzeyindeki aşınma izleri, bu anıtlar hakkında Ortodoks bilim adamlarının savunduğuna uygun şekilde herhangi bir su erozyonu kalıntısına rastlanmamaktadır.
Alp Dağları'nda da M.Ö. 3000 yıllarındaki iklim değişikliğine ait izlere rastlanmıştır. Bu, ilk kanıtın keşfedildiği Val Piora'nın ardından Piora Oscillation olarak tanınmıştır. Burada yapılan polen analizleri, soğuk bir döneme işaret etmektedir. Profesör H. H. Lamb, Climate, History and the Modern World (İklim, Tarih ve Modern Dünya) adlı kitabında şöyle demektedir:
Bu daha soğuk dönem oldukça kısa, en fazla dörtyüz yıl sürmüş gibi görünmektedir. Fakat izleri ya da bitki örtüsündeki değişim, Alaska'ya, Colombian Andes'in yukarı ormanlık sınırlarına ve Kenya dağlarına kadar yayılmıştır. Küresel düzende belirgin bir değişim olduğu kesindir. Dahası; bu, buzul çağının ardından gelen en sabit ılık iklimin sonuna denk gelmektedir... Atlantis iklimi denen dönemin sonuna.
Avustralya kadar uzak bir yerde bulunan ve aynı dönemde güçlü bir iklim değişimi gerçekleştiğini gösteren kanıtlar, dünya çapında bir değişim yaşandığı kavramını desteklemektedir. Bu sarsıntılar, M.Ö. 1000 yıllarında yerleşip "subboreal" denen haline gelene kadar birkaç asır sürmüştür.
Bu dönemi özetlemek için Profesör Lamb şöyle demektedir:
Farklı zaman dilimlerinde farklı insanlar, eski zamanlardaki bir Altın Çağ'dan bahsetmişlerdir. Bu kavram, antik Yunan ve Roma edebiyatının yanında başka kültürlerde de karşımıza çıkmaktadır. Genellikle toplumun idealize olmuş halini anlatır ama bazen İncil'deki Cennet Bahçesi'nde olduğu gibi kayıp bir kara parçasından da bahsedilir.
Bu, kitabın değişime uğradığı konusundaki mitlerden bazıları olabilir. Çok yüksek bir uygarlığın varlığı ve yokoluşuna ait bildirilen zaman, farklı bölgelerde elbette ki tutarlılık göstermemektedir. Ancak Afrika ve Arap çölleri civarında yaklaşık M.Ö. 3000 yıllarında'büyük bir nüfus azalması yaşandığı kesin gibidir.
Lamb, bu tarihlerde İngiltere'de de benzer bir şeyin gerçekleştiğini söyleyebilirdi. İngiltere'deki megalitik yapılarda olduğu kadar, bu dönemde tarımda da önemli değişimler olmuştur. M.Ö. 4. binyılın sonlarına kadar, yüksek tepelerde ve sürülen tarlalarda ağaç bulunmuyordu ama bu süreç aniden tersine döndü ve doğal bitki örtüsü ortaya çıkmaya başladı.
M.Ö. 3200'lerden 2970'lere kadar, insan aktivitelerinde bir azalma vardı ve bu döneme ait radyokarbon bulguları aynı azalmayı göstermektedir. Bu, söz konusu dönemde insanların bir felaketle karşı karşıya kaldığına işaret etmektedir. Ayrıca tarımdan hayvancılığa geçiş de söz konusudur. Prehistoric Avebury'nin yazan Aubrey Burl, şöyle demektedir:
M.Ö. 3250 ve M.Ö. 2650 yılları arasında kalan zaman, güney İngiltere'de çok az kişinin sağ kalabildiği tarihöncesi bir "Karanlık Çağ"a işaret etmektedir... Carbon-14 yöntemiyle kesin olarak tarihlendirilen metinlerden elde edilen kanıtlar, böyle bir gerilemeyi göstermektedir... bu kanıtlara göre M.Ö. 4450'lerde güney ve doğu İngiltere'de büyüyen hareketler vardı ama M.Ö. 3100 ve M.Ö. 2850 yılları arasında bir yerde aniden belirgin bir gerileme ve nüfusta hızlı bir düşüş başladı.
Bu ani değişimin nedeni belirsizdir ama muhtemelen dünyanın her yerinde görülen ani iklim değişiminden kaynaklanmaktadır. Ancak, nüfustaki bu düşüş aynı zamanda Avrupa'daki en etkileyici Neolitik anıtların bazılarının dikildiği tarihlere Taslamaktadır. O halde bağlantı nedir?
Yirminci yüzyılın başlarından yakın zamana kadar, İngiltere'deki kültürel gelişimin Orta Doğu ve Akdeniz'den yayılan fikirlerden kaynaklandığına inanılıyordu. Fakat radyokarbon bulguları, İngiltere'deki Neolitik anıtların Crete ve Akdeniz'deki diğer her yerdeki gelişim periyodundan önceki tarihlere rasladığmı göstermektedir. Bu yeni fikirlerin nereden kaynaklandığına dair belirgin bulgular olmadığı gibi difüzyon kavramı terkedilmiş ve şimdi bütün bunlar İngiltere'deki ani gelişimin bir parçası olarak görülmeye başlanmıştır.
Marlborough Daireleri'ndeki Çelişki
Marlborough Downs'daki yeryüzü şekillerinin varlığı, İngiltere'deki kültürel gelişim hakkında bazı çelişkiler ortaya çıkarmaktadır. Wiltshire'daki bütün anıtlar arasında kısa tarihsel boşluklar vardır ve bu da, daha önceki hiçbir şeye benzemeyen bir kavramı vurgulamaktadır. Ancak Wiltshire bu konuda yalnız değildir. İrlanda'daki Newgrange kadar uzak yerler ve Orkney Adaları'ndaki Maes Howe da aynı kültürel damgaları taşımaktadır.
Bu anıtlarda görülen inşa tekniklerinin becerisi (yaz ortası gündoğumu ve günbatımına uygun düşmeleri gibi), diğer örneklerde görülmeyen bir yüksek bilgiye işaret etmektedir. Ayrıca bunlar, İngiliz Adaları'ndaki en eski dairesel yapılardır.
Bu anıtların aynı zamanda daha büyük yeryüzü şekillerinin parçaları olup olmadığını anlamak üzere diğer yapılar üzerinde yeterince derin inceleme yapmadım. Ama içlerinden birinin en azından Marlborough Downs'daki ikisiyle aynı boyutlarda olduğunu biliyorum. Bu daire İngiltere'nin Cotswold yöresinde bulunmaktadır ve çevre çizgisi üzerinde, diğer yapıların yanında, Rollright taş dairesi de bulunmaktadır.
Üçüncü daire hakkında burada bilgi vermiyorum, çünkü Marlborough Downs'daki dairelerin başlı başına incelenmeyi hakettiğine inanıyorum. Ama aynı zamanda şekillerin ilk bakışta farkedilmemelerine karşın bilinçli olarak yaratıldıklarının da farkındayım. Ancak, yeterince zaman verilir ve daha fazla çalışına yapılırsa, daha başka yeryüzü şekillerinin de ortaya çıkacağından eminim.
Dairesel anıtların yerlerini incelemek, ülkenin genellikle batı yarısında yer aldıklarını ve hatta doğu yarısında sadece bir tane bulunduğunu göstermektedir. İskoçya'nın doğu kıyısında yer alan Aberdeenshire, İngiliz Adaları'ndaki en büyük taş dairelerinden biridir.
Outer Hebrides'daki Callanish gibi ada yapılarına ancak denizden ulaşılabilir. Ayrıca İskoçya'nın kuzeyinden deniz yoluyla İrlanda ve Fransa'nın batı kıyısıyla İber yarımadasında da benzer yapılar bulunmaktadır. Olanaksız görünmekle birlikte, M.Ö. 3000 yıllarında bir grup insanın doğudan değil batıdan akın ederek önce İrlanda'ya geldikleri ve buradan İngiliz Adaları'nın batı yarısına yayıldıklarını düşünmek tek mantıklı açıklama olacaktır. Ama bu insanlar nereden gelmişlerdi?
Aynı dönemde Mısır hanedanlarının sofıstik kozmoloji, yazılı bir dil ve sanatsal beceriler gibi ani sıçrayışları gerçekleşmiştir. Bazı otoriteler İngiltere'deki anıtların ortaya çıkışını özgün bir gelişmeye bağlarken, diğerleri kültürün İndus ve Euphrates bölgesindeki insanlardan etki aldığını savunmaktadırlar. Profesör Emery tarafından ortaya atılan üçüncü bir alternatif ise, henüz keşfedilmemiş başka bir yerden etki aldıklarıdır.
ANTİK BAĞLANTI - 2
Bazı itirazlara karşın, aşağıdaki fikirleri desteklemek üzere güçlü kanıtlar bulunmaktadır:
1- M.Ö.3100 yıllarında hem İngiltere hem de Mısır'daki insanlar, daha gelişmiş kavramlara sahip bir grup insandan etkilenerek kültürel bir sıçrama yaşadılar;
2- Aynı tarihlerde gerek İngiltere ve gerekse Mısır'ın özgün halkında azalma yaratacak güçlü bir iklim değişimi gerçekleşti;
3- Büyük Piramit'in tasarımı ve Marlborough Downs'daki yeryüzü şekilleri, İngiltere ve Mısır'daki antik kültürlerle bir şekilde bağlantılıdır.
Eğer bu kültürel sıçramanın cevabı yeni bir grup insandan gelen etkide gizliyse, bir sorunumuz var demektir. Belirgin bir kültürel yuvaları yoktur. Bu, Profesör Emery'nin fikirlerini kabul etmek konusunda Mısır bilimcilerini durduran en önemli noktadır.
Atlantik Dünya
Radyokarbon incelemesi sonucunda İngiliz Adaları'nda elde edilen kanıtlar göstermektedir ki, kültürel sıçrama batıdan doğuya doğru yayılmıştır. Fransa'da, Atlantik kıyısında bulunan Karnak'daki muhteşem anıtların doğuya doğru hiçbir benzerine rastlanmamaktadır. Yine Atlantik kıyısındaki İspanya ve Portekiz'de bulunan kanıtlar, bu anıtları dikmiş olan insanların deniz yoluyla geldiklerini göstermektedir. Ancak Mısır elbette ki bir istisnadır. Atlantik Okyanusu'na hiçbir şekilde yakın değildir ama Mısır'daki piramitlerin yapılması fikrinin bu topraklara Nil deltası yoluyla girmiş olması muhtemeldir. Ve Mısır, bu insanların kökenine dair en büyük ipuçlarını göstermektedir.
İlk olarak Eflatun'un Timeaus'unda bahsedildiğinden beri, Atlantis kavramı birçok yazara ilham olmuş, akademisyenlerin başına bela olmuştur. Şüpheciler, Eflatun'un iddialarının bir masaldan ibaret olduğunu savunmuşlar, inananlar ise gerçek kayıtlardan yola çıkarak konuştuğunu söylemişlerdir. Peki Eflatun'un tam olarak söylediği neydi? Aşağıdaki aktarım, Murry Hope'un Atlantis-Myth ör Reality? (Atlantis-Mit mi, Gerçek mi?) adlı kitabından alınmıştır. Zamanındaki yazım tarzıyla, Sokrates ve öğrencisi Critias arasında bir sohbet şeklindedir.
Solon adlı Yunan şairi, Nil deltasında yaşayan Sais adında bir Mısırlı rahipten aldığı bilgileri Critias'a aktarmıştır; o da hocasına rapor etmektedir. Eflatun, bu sohbetin ardından Atlantis'in başarılarını, gücünün yüksekliğini ve ne kadar gelişmiş bir ülke olduğunu anlatır. Yok olduğu tarihi, M.Ö. 9600 yıllarında yaşamış olan Solon'dan 9000 yıl öncesi olarak vermektedir.
Antik Mısır gibi, Atlantis hikayesi de beni yıllar boyunca derinden etkilemiştir. Yirmili yaşlarımın başlarındayken, şakayla karışık hayatımın iki büyük hayalini dile getirmiştim. Biri, Atlantis'in sular altındaki mezarından yükselişini görmek, diğeri ise bir uçandaireye binmekti. Bu muhtemelen o yaşlardaki zihin dengemden kaynaklanıyordu ama yıllar boyunca karşıma çıktıkça Atlantis konusunu izlemeye devam ettim.
Atlantis hikayesini araştıran birçok kitap yazılmış olmasına karşın, kısacık bir bölümde bütün yazarların her biri ülkenin varolup olmadığı, konumu ve yokolduğu tarihle ilgili kendi iddialarım barındıran kanıtlarını sunmam ya da incelemem mümkün değil. Yapabileceğim tek şey, göze batan noktalarını özetlemek olabilir.
Atlantik Okyanusu'nun iki tarafında yer alan evrensel bir tufandan birçok efsanede bahsedilmektedir. En çok bilineni de, elbette ki Nuh'un Gemisi hikayesidir. Birbirinden farklı olmasına karşın, bütün bu hikayelerin gerçek bir olaya dayandıkları kesindir.
Bilim, herhangi bir yeni kavramı kabul etmeden önce, kabul edilmiş bilginin bir parçası olmamış fikirleri desteklemek için sağlam ve sürekli kanıtlar ister. Bu, onun hem güçlü hem de zayıf yanıdır. Ancak, zamanın bir yerinde Dünya'ya bir kuyruklu yıldızın veya göktaşının çarptığı çarptığı düşüncesi son zamanlarda inanılırlığını artırmıştır.
Bilim adamları, 65 milyon yıl önce dinozorların yokolmasını böyle bir nedene bağlamayı artık kabul etmektedirler. Bu tür başka bir büyük felaketin ne zaman olduğu (olduysa değil) şimdilerde merak konusudur. O halde, küresel bir felaketin yaşandığı kabul edilmektedir.
Paul Dunbavin, 1992'de yayınlanan ve geniş araştırmalar sonucunda ortaya çıkan The Atlantis Researches (Atlantis Araştırmaları) adlı detaylı kitabında, büyük bir kuyruklu yıldız veya göktaşının çarpması sonucunda Dünya'nın ekseninde bir-iki derecelik sapma gerçekleştiğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu olay, okyanusların dalgalanarak Dünya'nın kaymasına neden olmasını sağlamış olabilir.
Bunun sonucunda, jeofiziksel güçler kendilerini tekrar dengelemek zorunda olduklarından, bazı ülkeler ve bölgeler su altında kalmış olabilir. Bu felaket, yüzyıllar süren bir iklim değişimine neden olmuş olabilir. Böyle bir değişim, Dunbavin'e göre, M.Ö. 3000 yıllarında Atlantis'in yokolduğu dönemde gerçekleşmiştir.
Dunbavin'in kitabını okumadan önce aynı sonuca ulaşmış olduğumu görünce şaşırdım. Bu, geniş kara kütlelerinin yıkımına neden olacak büyük bir küresel felaketi araştırarak bilimsel kanıtlar sunan en güvenilir çalışmaydı bana göre.
Maltese Tapınakları
Malta, Gozo, Comino ile Cominotto ve Filfla adlarında iki küçük adayı kapsayan Maltese takımadaları, Sicilya'nın yaklaşık 80 kilometre güneyinde yer almaktadır. Küçük olmalarına karşın, Malta ve Gozo dünyadaki tarihöncesi çağlara ait en çok tapınağın bulunduğu yerlerden biridir. Bunlar aynı zamanda en eskilerindendir.
Malta'da 43, Gozo'da 9 tapınak bulunmaktadır ve tarihleri genellikle M.Ö. 3500-3000 yıllarına dayanmaktadır. Ancak, bazı tapınaklar M.Ö. 4500 tarihlerini gösterecek kadar eskidir ve mağara mabetleri M.Ö. 5000 yıllarına işaret etmektedir. Bu tapınaklardan birkaçı, ondokuzuncu yüzyıllardaki kazılarda ortaya çıkmış, fakat 1909'da Profesör Zammit Malta Müzesi'nin yöneticisi olana kadar sistematik bir çalışmaya alınmamışlardır.
Bunların en ünlülerinden biri, Marta'nın güney kıyısında bulunan Hagar Qim'dir. Dikkatle bakıldığında, bir kurukafanın yandan görünüşüne benzemektedir ve M.Ö. 4. binyılın sonlarına işaret etmektedir. Burada, ağırlığı otuz tonu bulan taşlar bulunmaktadır. Burada ve diğer Malta tapınaklarında bulunan heykel ve büstler, bir tanrıçaya adanmış olduklarını düşündürmüştür. Bu aynı zamanda, Gozo'daki Ggantija gibi bazı tapınaklarda bulunan yarım daire veya elips biçimindeki odaların birlikte "trefoil" kalıbını oluşturmasıyla mimaride de ifade edilmiştir.
Uzun geçmişine karşın, M.Ö. 3000 yıllarında tapınak yapımı kesilerek bütün nüfus ortadan kaybolmuş ve adalarda yaklaşık 500 yıl boyunca bir daha yerleşim izine raslanmamıştır. Marija Gimbutas, The Civilization ofthe Goddess (Tanrıça'nın Uygarlığı) adlı kitabında şöyle demektedir:
Büyük Tarxien Tapınağı ile birlikte, Malta 'da tapınak yapımı sona erdi. Tapınak mühendislerine ne olduğu bilinmemektedir. Ama belki de kuraklık ya da tarımsal verimsizlik, hastalık, veba gibi nedenlerle adaları terketmiş olabilirler.
Arkeolog Joseph Ellul, Malta'nın terkedilmesi konusunda kendi fikirlerini sunmaktadır. Malta's Prediluvian Culture (Malta'nın Prediluvian Kültürü) adlı kitabında, ünlü tapınak yapılarının yokoluş tarihini M.Ö. 5000 olarak göstermektedir. Hagar Qim tapınağını inceleyen arkeologlar, dev taş bloklarından bazılarının sanki batıdan doğuya kayan muazzam bir gücün etkisi altında kalarak savrulmuş olduklarını görmüşlerdir. Ellul şöyle vurgulamaktadır:
Hagar Qim halkı, istenmeyen delik ve çatlakları kapamak için kireç harcı kullanmışlardı. Şimdi sertleşmiş durumlarına bakıldığında, bir süre için tapınağın sular altında kaldığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden, harç suyla erimiş, çözülmüş, sular çekilince tekrar sertleşmiş olmalıdır.
Joseph Ellul, Cebelitarık Boğazı'nın Atlantik Okyanusu'ndan ayrı olduğuna kesinlikle inanmaktadır. M.Ö. 3000 yıllarının bir yerinde, okyanus güçlü bir akıntıyla bu engeli parçalamış ve Akdeniz'e akmıştır. Bu sırada Malta'daki tapınakları da içine alacak şekilde bütün adaya bir metre kalınlığında kum tabakası bırakmıştır. Aynı kitapta, Mezopotamya'daki Xari Süste kasabasından bahsetmektedir. Verilen bilgilere göre üç metre kalınlığında bir kum tabakası arasındaki yemek için hazır sofralara, uyuma pozisyonundaki iskeletlere bakılırsa, bu felaket aniden gerçekleşmiştir.
Bu yıkım hakkında Sümer mitolojisi ve efsanelerinde de geçen daha fazla kanıt, modern Irak'ın An Nasiriya kenti yakınlarındaki Ur kazılarını gerçekleştiren Sir leonard Woolley tarafından günışığına çıkarılmıştır.
Diğer kanıtlar da, bu selin Aşağı Mezopotamya'nın tamamını kaplayarak bütün canlılarını yokedecek kadar büyük olduğunu göstermektedir.
Fransız Deniz Seviyeleri
Aynı dönemde Avrupa'nın başka kesimlerinde de önemli değişimler gerçekleşmiştir. C.J. Carre'ın bir yazısında ("Late Neolithic and Bronz Age in Western France-Geç Neolitik ve Bronz Çağı dönemlerinde Batı Fransa", Proceeding of the Prehistoric Society, 1982), Geç Neolitik ve Bronz Çağı dönemlerinde Marais'deki yerleşim merkezlerindeki deniz seviyelerinde bazı değişimlerden bahsetmekte, "deniz seviyesi düzenli değildi ve M.Ö. 3000 yıllarında belirgin bir yükselme vardı; bunun ardından son iki binyıldır bulunduğu seviyeye yükseldi" demektedir.
Bu bulgular da, M.Ö. 3000 yıllarında veya biraz önce ciddi bir iklim değişiminin gerçekleştiğine işaret etmektedir.
5000 yıl önce gerçekleşen iklim ve deniz seviyesi değişikliklerini yaratacak ciddi bir küresel felaketi destekleyen kanıtları burada saymamız mümkün değil. Yukarıda bahsedilenlere ek olarak şunları söyleyebiliriz:
1- M.Ö.3100 yıllarında hem İngiltere hem de Mısır'daki insanlar, daha gelişmiş kavramlara sahip bir grup insandan etkilenerek kültürel bir sıçrama yaşadılar;
2- Aynı tarihlerde gerek İngiltere ve gerekse Mısır'ın özgün halkında azalma yaratacak güçlü bir iklim değişimi gerçekleşti;
3- Büyük Piramit'in tasarımı ve Marlborough Downs'daki yeryüzü şekilleri, İngiltere ve Mısır'daki antik kültürlerle bir şekilde bağlantılıdır.
Eğer bu kültürel sıçramanın cevabı yeni bir grup insandan gelen etkide gizliyse, bir sorunumuz var demektir. Belirgin bir kültürel yuvaları yoktur. Bu, Profesör Emery'nin fikirlerini kabul etmek konusunda Mısır bilimcilerini durduran en önemli noktadır.
Atlantik Dünya
Radyokarbon incelemesi sonucunda İngiliz Adaları'nda elde edilen kanıtlar göstermektedir ki, kültürel sıçrama batıdan doğuya doğru yayılmıştır. Fransa'da, Atlantik kıyısında bulunan Karnak'daki muhteşem anıtların doğuya doğru hiçbir benzerine rastlanmamaktadır. Yine Atlantik kıyısındaki İspanya ve Portekiz'de bulunan kanıtlar, bu anıtları dikmiş olan insanların deniz yoluyla geldiklerini göstermektedir. Ancak Mısır elbette ki bir istisnadır. Atlantik Okyanusu'na hiçbir şekilde yakın değildir ama Mısır'daki piramitlerin yapılması fikrinin bu topraklara Nil deltası yoluyla girmiş olması muhtemeldir. Ve Mısır, bu insanların kökenine dair en büyük ipuçlarını göstermektedir.
İlk olarak Eflatun'un Timeaus'unda bahsedildiğinden beri, Atlantis kavramı birçok yazara ilham olmuş, akademisyenlerin başına bela olmuştur. Şüpheciler, Eflatun'un iddialarının bir masaldan ibaret olduğunu savunmuşlar, inananlar ise gerçek kayıtlardan yola çıkarak konuştuğunu söylemişlerdir. Peki Eflatun'un tam olarak söylediği neydi? Aşağıdaki aktarım, Murry Hope'un Atlantis-Myth ör Reality? (Atlantis-Mit mi, Gerçek mi?) adlı kitabından alınmıştır. Zamanındaki yazım tarzıyla, Sokrates ve öğrencisi Critias arasında bir sohbet şeklindedir.
Solon adlı Yunan şairi, Nil deltasında yaşayan Sais adında bir Mısırlı rahipten aldığı bilgileri Critias'a aktarmıştır; o da hocasına rapor etmektedir. Eflatun, bu sohbetin ardından Atlantis'in başarılarını, gücünün yüksekliğini ve ne kadar gelişmiş bir ülke olduğunu anlatır. Yok olduğu tarihi, M.Ö. 9600 yıllarında yaşamış olan Solon'dan 9000 yıl öncesi olarak vermektedir.
Antik Mısır gibi, Atlantis hikayesi de beni yıllar boyunca derinden etkilemiştir. Yirmili yaşlarımın başlarındayken, şakayla karışık hayatımın iki büyük hayalini dile getirmiştim. Biri, Atlantis'in sular altındaki mezarından yükselişini görmek, diğeri ise bir uçandaireye binmekti. Bu muhtemelen o yaşlardaki zihin dengemden kaynaklanıyordu ama yıllar boyunca karşıma çıktıkça Atlantis konusunu izlemeye devam ettim.
Atlantis hikayesini araştıran birçok kitap yazılmış olmasına karşın, kısacık bir bölümde bütün yazarların her biri ülkenin varolup olmadığı, konumu ve yokolduğu tarihle ilgili kendi iddialarım barındıran kanıtlarını sunmam ya da incelemem mümkün değil. Yapabileceğim tek şey, göze batan noktalarını özetlemek olabilir.
Atlantik Okyanusu'nun iki tarafında yer alan evrensel bir tufandan birçok efsanede bahsedilmektedir. En çok bilineni de, elbette ki Nuh'un Gemisi hikayesidir. Birbirinden farklı olmasına karşın, bütün bu hikayelerin gerçek bir olaya dayandıkları kesindir.
Bilim, herhangi bir yeni kavramı kabul etmeden önce, kabul edilmiş bilginin bir parçası olmamış fikirleri desteklemek için sağlam ve sürekli kanıtlar ister. Bu, onun hem güçlü hem de zayıf yanıdır. Ancak, zamanın bir yerinde Dünya'ya bir kuyruklu yıldızın veya göktaşının çarptığı çarptığı düşüncesi son zamanlarda inanılırlığını artırmıştır.
Bilim adamları, 65 milyon yıl önce dinozorların yokolmasını böyle bir nedene bağlamayı artık kabul etmektedirler. Bu tür başka bir büyük felaketin ne zaman olduğu (olduysa değil) şimdilerde merak konusudur. O halde, küresel bir felaketin yaşandığı kabul edilmektedir.
Paul Dunbavin, 1992'de yayınlanan ve geniş araştırmalar sonucunda ortaya çıkan The Atlantis Researches (Atlantis Araştırmaları) adlı detaylı kitabında, büyük bir kuyruklu yıldız veya göktaşının çarpması sonucunda Dünya'nın ekseninde bir-iki derecelik sapma gerçekleştiğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu olay, okyanusların dalgalanarak Dünya'nın kaymasına neden olmasını sağlamış olabilir.
Bunun sonucunda, jeofiziksel güçler kendilerini tekrar dengelemek zorunda olduklarından, bazı ülkeler ve bölgeler su altında kalmış olabilir. Bu felaket, yüzyıllar süren bir iklim değişimine neden olmuş olabilir. Böyle bir değişim, Dunbavin'e göre, M.Ö. 3000 yıllarında Atlantis'in yokolduğu dönemde gerçekleşmiştir.
Dunbavin'in kitabını okumadan önce aynı sonuca ulaşmış olduğumu görünce şaşırdım. Bu, geniş kara kütlelerinin yıkımına neden olacak büyük bir küresel felaketi araştırarak bilimsel kanıtlar sunan en güvenilir çalışmaydı bana göre.
Maltese Tapınakları
Malta, Gozo, Comino ile Cominotto ve Filfla adlarında iki küçük adayı kapsayan Maltese takımadaları, Sicilya'nın yaklaşık 80 kilometre güneyinde yer almaktadır. Küçük olmalarına karşın, Malta ve Gozo dünyadaki tarihöncesi çağlara ait en çok tapınağın bulunduğu yerlerden biridir. Bunlar aynı zamanda en eskilerindendir.
Malta'da 43, Gozo'da 9 tapınak bulunmaktadır ve tarihleri genellikle M.Ö. 3500-3000 yıllarına dayanmaktadır. Ancak, bazı tapınaklar M.Ö. 4500 tarihlerini gösterecek kadar eskidir ve mağara mabetleri M.Ö. 5000 yıllarına işaret etmektedir. Bu tapınaklardan birkaçı, ondokuzuncu yüzyıllardaki kazılarda ortaya çıkmış, fakat 1909'da Profesör Zammit Malta Müzesi'nin yöneticisi olana kadar sistematik bir çalışmaya alınmamışlardır.
Bunların en ünlülerinden biri, Marta'nın güney kıyısında bulunan Hagar Qim'dir. Dikkatle bakıldığında, bir kurukafanın yandan görünüşüne benzemektedir ve M.Ö. 4. binyılın sonlarına işaret etmektedir. Burada, ağırlığı otuz tonu bulan taşlar bulunmaktadır. Burada ve diğer Malta tapınaklarında bulunan heykel ve büstler, bir tanrıçaya adanmış olduklarını düşündürmüştür. Bu aynı zamanda, Gozo'daki Ggantija gibi bazı tapınaklarda bulunan yarım daire veya elips biçimindeki odaların birlikte "trefoil" kalıbını oluşturmasıyla mimaride de ifade edilmiştir.
Uzun geçmişine karşın, M.Ö. 3000 yıllarında tapınak yapımı kesilerek bütün nüfus ortadan kaybolmuş ve adalarda yaklaşık 500 yıl boyunca bir daha yerleşim izine raslanmamıştır. Marija Gimbutas, The Civilization ofthe Goddess (Tanrıça'nın Uygarlığı) adlı kitabında şöyle demektedir:
Büyük Tarxien Tapınağı ile birlikte, Malta 'da tapınak yapımı sona erdi. Tapınak mühendislerine ne olduğu bilinmemektedir. Ama belki de kuraklık ya da tarımsal verimsizlik, hastalık, veba gibi nedenlerle adaları terketmiş olabilirler.
Arkeolog Joseph Ellul, Malta'nın terkedilmesi konusunda kendi fikirlerini sunmaktadır. Malta's Prediluvian Culture (Malta'nın Prediluvian Kültürü) adlı kitabında, ünlü tapınak yapılarının yokoluş tarihini M.Ö. 5000 olarak göstermektedir. Hagar Qim tapınağını inceleyen arkeologlar, dev taş bloklarından bazılarının sanki batıdan doğuya kayan muazzam bir gücün etkisi altında kalarak savrulmuş olduklarını görmüşlerdir. Ellul şöyle vurgulamaktadır:
Hagar Qim halkı, istenmeyen delik ve çatlakları kapamak için kireç harcı kullanmışlardı. Şimdi sertleşmiş durumlarına bakıldığında, bir süre için tapınağın sular altında kaldığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden, harç suyla erimiş, çözülmüş, sular çekilince tekrar sertleşmiş olmalıdır.
Joseph Ellul, Cebelitarık Boğazı'nın Atlantik Okyanusu'ndan ayrı olduğuna kesinlikle inanmaktadır. M.Ö. 3000 yıllarının bir yerinde, okyanus güçlü bir akıntıyla bu engeli parçalamış ve Akdeniz'e akmıştır. Bu sırada Malta'daki tapınakları da içine alacak şekilde bütün adaya bir metre kalınlığında kum tabakası bırakmıştır. Aynı kitapta, Mezopotamya'daki Xari Süste kasabasından bahsetmektedir. Verilen bilgilere göre üç metre kalınlığında bir kum tabakası arasındaki yemek için hazır sofralara, uyuma pozisyonundaki iskeletlere bakılırsa, bu felaket aniden gerçekleşmiştir.
Bu yıkım hakkında Sümer mitolojisi ve efsanelerinde de geçen daha fazla kanıt, modern Irak'ın An Nasiriya kenti yakınlarındaki Ur kazılarını gerçekleştiren Sir leonard Woolley tarafından günışığına çıkarılmıştır.
Diğer kanıtlar da, bu selin Aşağı Mezopotamya'nın tamamını kaplayarak bütün canlılarını yokedecek kadar büyük olduğunu göstermektedir.
Fransız Deniz Seviyeleri
Aynı dönemde Avrupa'nın başka kesimlerinde de önemli değişimler gerçekleşmiştir. C.J. Carre'ın bir yazısında ("Late Neolithic and Bronz Age in Western France-Geç Neolitik ve Bronz Çağı dönemlerinde Batı Fransa", Proceeding of the Prehistoric Society, 1982), Geç Neolitik ve Bronz Çağı dönemlerinde Marais'deki yerleşim merkezlerindeki deniz seviyelerinde bazı değişimlerden bahsetmekte, "deniz seviyesi düzenli değildi ve M.Ö. 3000 yıllarında belirgin bir yükselme vardı; bunun ardından son iki binyıldır bulunduğu seviyeye yükseldi" demektedir.
Bu bulgular da, M.Ö. 3000 yıllarında veya biraz önce ciddi bir iklim değişiminin gerçekleştiğine işaret etmektedir.
5000 yıl önce gerçekleşen iklim ve deniz seviyesi değişikliklerini yaratacak ciddi bir küresel felaketi destekleyen kanıtları burada saymamız mümkün değil. Yukarıda bahsedilenlere ek olarak şunları söyleyebiliriz:
Kaydol:
Yorumlar
(
Atom
)




